İnsan hakları problemi Hz. Adem'in oğlu Kâbil'in, kardeşi Hâbil'i öldürmekle başlayıp günümüze kadar devam etmektedir. Bu probleminin çözümü için tarih içerisinde birçok adımlar atılmış fakat bu adımların çoğu yerele ve belirli bir zaman aralığına hitap ettiğinden dolayı günümüz sorunlarına merhem olamamaktadır.
Batı dünyasında 1215 yılında İngiltere Kralı'na kabul ettirilen bildiri olan Magna Carta, insan hakları kavramının ilk belgesi olarak kabul edilmektedir. İnsan hakları konusunda ilan edilen diğer önemli bildirgeler: Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi (1776), Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi (1789), Amerikan İnsan Hakları Bildirgesi (1791), İnsan ve Medeni Haklar Evrensel Bildirgesi (1948), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950). Bunlar sadece bazı örnekler olup, daha birçok ulusal ve uluslararası belge insan haklarına ilişkin ilkeleri içeren bildirgeler vardır.
Fakat İslam dünyasında Hz. Muhammed'in (sav) Vedâ hutbesi (632), insan haklarına kapsamlı şekilde değinen ilk beyanname olarak kabul edilir. Tarihin insan haklarını gözeten ilk demokratik bildirisi olan Vedâ hutbesinde efendimiz Hz. Muhammed (sav): Canların, malların ve namusların mukaddes olup her türlü tecavüzden korunduğunu, emanete ihanetin, faizin, zinanın, hırsızlığın, zulmetmenin, kan davalarının haram olduğunu, kadınların Allah'ın emaneti olup onların haklarını gözetmenin farz olduğunu, mirasta kadınların mahrum bırakılmamasını, müslümanların kardeş olduklarını, her hak sahibine hakkının verilmesini, Arap'ın Arap olmayana, hür olanın köle olana, beyaz tenlinin siyah tenliye olan üstünlüğü olmayıp asıl üstünlüğün yalnızca Allah'tan sakınmak olduğunu belirtip her türlü ırkçılığı ayaklar altına aldığını yüzbinlere haykırmıştır. Ayrıca Kuran ve sünneti bizlere emanet eden efendimiz (asm), bu iki emanete bağlı kalındığı takdirde toplumun nasıl müreffeh bir hayat içinde yaşayabileceklerinin yolunu göstermiştir.
İslam'ın gayesi, İbn Kayyım'ın (rh) ifadesiyle "Salahı temin ve fesadı def'" etmektir. Gazzâli ise, "Şeriat'ın insanlardan istediği beş şeydir. Onlar da Dini muhafaza, nefsi muhafaza, aklı muhafaza, nesli muhafaza ve mali muhafazadır. Bu beş şeyin muhafazasını temin eden şey maslahat, bunlara zarar veren şeyler ise fesattır. Fesatı ortadan kaldırmak ise maslahattır." Naslardaki ilkeler dikkatle incelendiğinde hiçbir madde yoktur ki insanların maslahatı gözetilmesin.
"Allah, iyilik yapmanızı ve yakınlara yardım etmenizi kesinlikle emreder; hayasızlıktan, fenalık ve azgınlıktan da sakınmanızı tavsiye eder. O, size öğüt veriyor ki, düşünesiniz", "Ey iman edenler! Allah için doğru şahitlik yapın. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun, o, takva sahiplerine daha yakışandır." "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen, en güzel şekilde mukabele et. Böylece, aranızda düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluverir." gibi iyiliği emredip kötülükten sakındıran birçok ayet vardır.
Tabiri caizse bir cihazın mucidi o cihazın nasıl işleyip çalıştığını herkesten daha iyi bildiği gibi, biz insanları yaratan Cenab-ı Allah da sosyal düzenden iktisada kadar her alanda insanların hakkında en hayırlı olan çözümleri bizlere bildirecektir. İslam dininin insana verdiği değeri hiçbir ideoloji vermemiştir. İnsana en büyük değeri vererek onun eşref-i mahlukat olduğunu ilan etmiştir. Dolayısıyla saygın bir konumda bulunan ve yeryüzünün halifesi onuruna sahip olan insana saygı göstermek onun hak ve hürriyetlerine saygı göstermekle başlar.
İnsana verilen değeri Hz. Peygamber'in yaşantısında da görmek mümkündür. Kendisi oturur vaziyetteyken yahudi olarak ölen birinin cenazesi önünden geçtiğinde saygıdan dolayı ayağa kalkmıştır. Yine efendimiz (asm) kendisine henüz peygamberlik verilmeden önce insanların mallarını gasp eden ve haksızlığa uğrayan insanlara karşı kurulan Hilfü'l-Fudûl cemiyetine üye olarak insanların hayrına olan uygulamaları desteklemiştir.
Şâri', dinin korunması için cihadı meşru kılmış, canın korunması için adam öldürmeyi yasaklamış, kasıtlı adam öldürene kısas hükmü koymuş, aklın korunması için içkiyi haram kılmış ve içenlere ceza öngörmüş, namusu korumak için zinayı ve iffete karşı yapılan iftirayı (kazf) haram kılmış, bu haramı ihlal edenlere ceza tertip etmiş, malın koruması için hırsızlığı yasaklamış, yasağı uymayana (hırsız) ceza koymuştur.
İslam'da özgürlük asıl, sınırlamalar istisnadır. Kur'an-ı Kerim'de sınırlamalar yerine mübahlar yazılmış olsaydı insanlar Kur'an'ı ezberlemek bir yana okumaktan dahi aciz kalırlardı. Yukarıda da değindiğimiz gibi bu sınırlamalarda dünya ve ahiret noktasında insanların maslahatı, toplumun refahı gözetilmektedir.
İnsan hayatına verilen değer ve konulan tedbirler belirli bir zümreye mahsus olmayıp din, dil, ırk, cinsiyet farketmeksizin tüm insanları kuşatan ilahi ve evrensel yasalardır. Bu nedenle çiftçisinden bürokratına, zengininden fakirine, güçlüsünden güçsüzüne kadar her insan Allah katında eşittir ve bu yasalara uyma konusunda hiçbir zümreye herhangi bir ayrıcalık tanınmadığı açık bir şekilde beyan edilmiştir.
İslam'da insan hakları değiştirilemez kurallar içerisinde yer alır ve İslam'ın insanlara bahşettiği bu haklara saygı göstermenin dini bir zorunluluk olduğu ve kul hakına girenlerin hem dünyevî hemde uhrevî yaptırımlarla karşılaşacakları bildirilmektedir. İnsan haklarının menşei ilahi olması hasebiyle bu hakları değiştirme ve yok sayma hakkına hiçbir beşer sahip değildir. Dolayısıyla insan haklarına saldırı, yüce yaratıcının takdir ve iradesine saldırıdır.
İnsan haklarının korunmadığı ve güvence altına alınmadığı bir yerde kargaşa ve anarşi kaçınılmazdır. Bir milletin medenî olma ölçütü salt sanayileşmesi veya teknolojik gelişimini tamamlaması olmayıp insan haklarına gösterdiği değerlerle de ilişkilidir.
İnsan haklarının çiğnendiği bir toplumda ölümler, özgürlüklerin kısıtlanması, işkence ve kötü muamele, adaletsizlik ve keyfi gözaltılar, eşitsizlik ve ayrımcılık, toplumsal hoşgörüsüzlük, çocuk ve kadın hakları ihlalleri, hükümet denetimsizliği ve keyfi yönetim, ekonomik ve sosyal hak ihlallerinin olduğu yaşanılamayacak bir dünya meydana gelir.
Din, bu kargaşaların önüne geçerek insanların birbirine saygı ve sevgi çerçevesinde yaşamalarını emretmiştir. Aksi halde İslamiyet'in böyle bir emri olmasaydı suçların önüne geçebilmek için her insanın başına bir bekçi katma zorunluluğu ortaya çıkacaktı ki, bu da imkansız olurdu. Dolayısıyla bir toplum İslamiyeti hayatına ne kadar tatbik etmeye çalışırsa birbirlerine o kadar hoşgörülü olurlar. Nitekim bunun örneklerini asr-ı saadetten Osmanlı'nın son iki asrına kadar görebiliyoruz.