Diğer Konular-1

Başlatan Fethi Çolak, 05 Aralık 2018, 22:03:58

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Fethi Çolak

DİĞER KONULAR.. 2

DİĞER KONULAR


"İster iyi ister kötü olsun (iman ile ölen) herkesin cenaze na­mazı kılınır"

Zira bu konuda icma vardır. Ayrıca Peygamber (s.a.), "Kıble ehlinden olup ta vefat eden bir kimsenin cenaze namazını kılmamazIık etmeyin", buyurmuşlardır [1].

İtiraz: Bu gibi konular, sırf furû-i fıkıh denilen ilimle ilgilidir. Bu nevi meseleleri, kelâm ilminin esasları arasında bahis konusu etme­nin izahı yoktur. Eğer bundan maksad, "bahis konusu meselelerin hakikatına itikad vaciptir", demekse, o zaman da deriz ki, "zaten fı­kıh ilminin bütün meseleleri böyledir". (Sadece bir kaç konuyu an­latmanın ne manâsı vardır?).

Cevap: Müellif Ömer Nesefî kelâm ilminin maksadını, Allah'ın zatı, sıfatlan, fiilleri, âhiret günü, nübüvvet konusu ve imamet me­selesi gibi hususları İslâm kanunu ve esaslarına Ehl-i sünnet ve'l-cemaatm yoluna uygun bir tarzda inceleyip bitirdikten sonra, Ehl-i sünneti öbür mezheblerden ayıran mevzulara bir nebze işaret et­meye gayret etti. Bu gibi konularda Mutezile veya Şia veya felsefe veya mülhitler veyahut da diğer Ehl-i bid'at ve neva olan mezhepler Ehl-i sünnete muhalefet etmişlerdir. Bu gibi meselelerin furû-i fıkıh­tan veya itikatla ilgili diğer cüzî meselelerden olması müsavidir.

"Sahabenin sadece hayırla anılması müstesna, başka türlü ken­dilerinden bahsetmekten kaçınılır"

Zira sahabelerin menkıbeleriyle (yâni iyi hal ve hareket sahibi kimseler olmaları) ve kendilerine dil uzatmaktan sakınmanın vâcib oluşuyla ilgili olarak sahih hadisler rivayet edilmiştir. Meselâ Pey­gamber (s.a.)in şu hadisleri bunlardandır:

1. "Ashabıma sövmeyiniz, sizden biriniz şu Uhud dağı kadar altın sadaka verse, onların verdiği bir kilo hatta yanm kilo sada­kadan aldığı sevaba yetişemez, nail olamaz" [2],

2. "Sahabeme ikramda bulununuz, çünkü en hayırlınız onlar­dır..." [3].

3.  "Allah, Allah!  Ashabım konusunda Hakk Taâlâ'dan korku­nuz da onları benden sonra hakir görmeyiniz  (ve husumet okları­nın hedefi haline getirmeyiniz). Sahabeyi seven bir kimse, beni sev­diği için onları sevmiş olur. Onlardan nefret eden, benden nefret et­tiği için onlardan nefret etmiş olur. Onlara eziyet eden bana eziyet etmiş olur. Beni inciten Allah'ı incitmiş olur. Kim ki, Hakk Taâlâ'ya eza eder, Allah onu (cezalandırmak ve azab etmek için)  yakalayıverir" [4].

Bundan başka Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hüseyn ve diğer büyük sahabelerden herbirinin menkıbeleri hakkında sahih hadisler vardır. Sahabelerin kendi aralarında vaki olan kavga ve sa­vaşları yorumlama ve değerlendirme (mehamil ve te'vilât) şekli vardır. Bunlardan dolayı, sahabeye sövmek ve onları kötüle­mek, şayet kesin delillere aykırı düşüyorsa, küfürdür. Aişe (r.a.)ye yapılan iftira gibi (Bk. Nur, 24/11). îfk hadisesi, Hz. Aişe'ye yapı­lan iffetsizlik iftirasının asılsız olduğu bu ayetle sabit bulunmakta­dır). Eğer (sahabeye sebb ve şetm) kesin delillere dayanmıyorsa, bu da bid'at ve fâsıklıktır.

Özet olarak, Selef müctehidlerinden ve takva sahibi âlimlerden Muaviye ve avanesinin lanetlenmesinin caiz olduğu konusunda bize bir şey nakledilmiş değildir. Bunların davranışları hakkında verile­cek en ağır ve en son "hüküm şudur: "Hadlerini tecavüz etmişler (bâğî ve âsi olmuşlar, meşru) imama karşı ayaklanmışlardır". Bu hareket ise, kendilerine la'net okunmasını gerektirmez.

Alimler, sadece Muaviye'nin oğlu Yezid hakkında ihtilaf etmiş­lerdir. Hatta el-Hulasa'da ve diğer eserlerde şöyle dahi denilmiştir: "Yezid'e ve Haccac'a lanet etmek uygun değildir. Zira Peygamber (s.a.), 'Namaz kılanların ve Ehl-i kıblenin lanetlenmesini yasakla­mıştır' [5]. Peygamber (s.a.) den, kıble ehlini lanetlediğine dair riva­yet edilen hadisleri, 'O, başkalarının bilemedikleri - insanlara ait - halleri bilmekte idi (Onun için de tel'in edilmeyi hak edenleri lanet-lemekte idi) tarzında izah etmek gerekmektedir" [6].

Diğer bazı âlimler, Yezid'e lanet etmenin mutlak olarak caiz ol­duğunu söylemişler, Hz. Hüseyin'in katledilmesini emretmekle Ye-zid'in kâfir olduğunu buna gerekçe olarak göstermişler ve bunlar Hz. Hüseyin'i katleden veya katledilmesini emreden veya bunu caiz gören veyahut da buna razı olan kişilerin lanetlenmesinin caiz olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. İşin doğrusu şudur: Yezid, Hü­seyin (r.a.)in öldürülmesine razı olmuş, katledilmesi haberini alınca neşelenmiş ve Resûlüllah (s.a.) ın Ehl-i beytini aşağılamıştır. Bu gibi hadiselerin tafsilatı âhâd olsa da manâsı mütevatir olan haberler hükmündedir. Onun için biz, onun durumunu tayin ve tesbitte tered­düt etmeyiz, hatta imansızlığı konusunda bile böyle hareket ederiz, Yezid'e de, yardımcılarına da, yoldaşlarına da Allah lanet eylesin [7]."Peygamber (s.a.) 'Cennetliktir', diye müjdelediği aşare-i mübeşşere (Cennetle müjdelenen 10 kişi)nin Cennetlik oldukları­na şahadette bulunuruz"

Peygamber (s.a.)  "Ebu Bekir Cennetliktir,    Ömer Cennetliktir, Osman   Cennetliktir,   Ali Cennetliktir,   Talha Cennetliktir,  Zübeyr Cennetliktir, Abdurrahman b. Avf Cennetliktir, Sa'd b. Ebu Vakkâs Cennetliktir, Sa'd b. Zeyd Cennetliktir, Ebu Ubeyde b. Cerrah Cen­netliktir" [8], buyurmuşlardır, Fatıma, Hasan ve Hüseyn (r.a.)ın Cennetlik olduklarına dair şehadette bulunmak ta böyledir. Sahih bir hadiste, "Cennetteki hanımların reisi Fatma'dır, Cennetteki genç­lerin beyi Hasan ve Hüseyn'riir" [9], buyrulmuştur. Öbür sahabeler de sadece hayırla yad edilirler. Cennetlik olan öbür müminler için ümid edilenden çok (hayır ve mükâfat) onlar için ümit edilir. Bun­ların dışında muayyen ve belli bir şahsın Cennetlik olduğuna dair şe­hadette bulunulamaz. Umumî bir şekilde, "Müminler Cennetliktir, kâfirler Cehennemliktir", diye şehadette bulunulur.

"Seferde olsun, hazarda olsun mest üzerine mesh yapmanın caiz olduğu kanâatına sahip olunur"

Her ne kadar mesh konusu Kur'an'a ziyade kılınmış bir hü­küm ise de, bu husus meşhur haberle sabit olmuştur. Hz. Ali'ye mest üzerine mesh yapmaktan sorulunca, "Resûlüllah (s.a.) bunun müd­detini mukim için bir, misafir için üç gün olarak tayin etmiştir", de­mişti. Abdestli olarak mest giyen kimse, bu kadar süre mest üzerine mesh yapabilir.

Hasan Basrî (r.a), Resûlüllah (s.a.) in ashabından yetmiş kişiye ulaştım, bunların hepsi de mest üzerine mesh yapmanın caiz olduğu görüşünde idi. Bundan dolayı, Ebu Hanife (r.a.), "Gün gibi açık de­liller elde etmedikçe, meshin caiz olduğuna kanâat getirmedim", de­miştir.

Kerhî, "Mest üzerine mesh yapmanın caiz olmadığına kani olan­ların kâfir olmalarından korkarım, çünkü bu konuda nakledilen eserler ve haberler tevatür hükmündedir", demiştir.

Hulasa, mest üzerine mesh yapmanın caiz olmadığı kanâatmda' olanlar bid'at ehlidir. Hatta Enes b. Mâlik, "Ehl-i sünnet ve'1-cemaat kimdir", şeklindeki bir soruya, "İlk iki halifeyi seven, ondan sonraki iki damad halifeyi karalamayan ve mest üzerine meshi caiz gören­dir", (Hubb-ı şeyheyn, 'adem-ı ta'n-ı hâteneyn ve mesh ale'1huffeyn) [10].

"Hurmadan yapılan riebizi haram saymayız"

Hurma veya kuru üzüm suda ekşitilir, sonra bir küpün içine ko­nularak bir yanıklık hasıl olacak derecede köpürtülür. Neticede mayhoş bir meşrubat meydana gelir ki, buna nebiz denir. Muh­temelen, bu meşrubat şarab yapmaya tahsis edüen küpler içinde ya­pıldığı için İslâmın ilk zamanlarında Resûlüllah (s.a.) bunu men et­miş, sonra da bu nehy neshedilmişti. Onun için, Rafizîlerin aksine, nebizin haram olmaması Ehl-i sünnet ve'1cemaatm kaidelerinden ve esaslarmdandır. Fakat ekşiliği artıp sarhoş edici hale gelen nebi­zin hükmü böyle değildir. Zira bu nitelikteki nebizin azının da ço­ğunun da haram olduğu Ehl-i sünnet ve'1-cemaat çoğunluğu tarafından ifade edilmiştir.(Fakat bazı imamlar bu evsaftaki az miktar­da nebizin mubah olduğunu söylemişlerdir) [11].

"Bir velî asla bir nebinin derecesine ulaşamaz"

Zira nebiler masumdurlar, sû-i hatime endişesinden ve kötü bir şekilde ölmek korkusundan emin kılınmışlardır. Vahy ve meleği gör­me lutfuna nail olmuşlardır. Velîlere ait kemâl halleriyle muttasıf olduktan sonra ilahi hükümleri tebliğ ve halkı irşad işiyle görevlen­dirilmişlerdir. Kerrâmiyeden bazılarının, "Velînin nebiden üstün ol­ması caizdir", demeleri küfürdür, sapıklıktır. Evet nebinin hem nü­büvvet hem de velayet rütbelerine haiz olduğu, bu sıfata sahip bu­lunan nebinin, nebi olmayan velîden üstün olduğu kesinlikle kabul edildikten sonra, (bir nebide mevcud bulunan) nebîlik mertebesinin mi yoksa velilik rütbesinin mi daha üstün olduğu konusunda bazan tereddüt edilebilir. (Bu konu tartışılabilir. Bir nebinin velilik yönü nebilik yönünden daha üstündür, şeklinde bir mesele ortaya atılabilir)

Şuur sahibi olduğu sürece buluğ çağına ermiş, "Bir insan, kendi­sinden emir ve nehyin sakıt olacağı bir mevkie ulaşamaz"

Zira dinî mükellefiyetlerle ilgili olan hitaplar umumidir. Bu hu­susta müctehidler de icma ve ittifak etmişlerdir. Bazı Îbahiyeciler bu konuda şöyle bir görüş ileri sürmüşlerdir: Bir insan sevgi ve aşkın son haddine ulaşır, kalbi saf hale gelir ve münafıklık bahis konusu olmadan imam küfre tercih eder duruma ulaşırsa, emir, nehiy ve dini mükellefiyetler ondan sakıt olur. Büyük günah işledi, diye Al­lah böylelerini Cehenneme sokmaz.

Diğer bazı tbahüer de şöyle derler: Bu mertebeye ulaşan insan­lardan bedenî ve zahiri ibadetler düşer, böyle kimselerin ibadeti te­fekkürden ibaret olur [12].

Bütün bunlar küfür ve dalâlettir. Çünkü mahabbet ve iman ko­nusunda insanların en mükemmel olanları peygamberler, özellikle Allah'ın sevgilisi Peygamberimizdir. Bununla beraber onlar için de eksiksiz ve mükemmel bir mükellefiyet hali bahis konusudur. Pey­gamber (s.a.)in: "Allah Taâlâ bir kulu sevdi mi, günah ona zarar vermez" [13], demesi,"O kulunu günahtan korur da onun zararı kendisine bulaşmaz" manâsına gelmektedir.

Âyet ve hadis nevinden olan "Naslar zahirî manâlarına hamle­dilir'"

Kesin bir delil, naslardaki zahirî manâlarının dışına çıkarılma­sını icab ettirmediği sürece durum böyledir. Cihet, cismiyet ve bun­lar gibi manâlar iş'ar ve ima eden naşlarda böyle yapılır. Yani zahirî manânın dışına çıkılır. "Bir çeşit âyetler nass değil, müteşabihtir" denemez. Çünkü buradaki nass tabiri, zahir, müfesser ve muhkemin mukabili olan nass manâsına gelir, demiyoruz. (Âyet ve hadisler açıklık derecelerine göre, zahir, nass, müfesser ve muhkem, kapalı­lık durumlarına göre hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih nevilerine ayrılır. İbarede geçen nass deyimi bu tasnifteki nass manâsmda değil­dir). Aksine buradaki nass deyimi malum olan nazım ve ifade şekillerinin hepsini şümulüne almaktadır.

Naslarm zahirlerini "Bırakıp ehl-i bâtının iddia ettikleri manâ­lara sapmak ilhaddır ve küfür" ile ittisaf ve ittisal "dür" [14]

Buradaki bâtın ehli sözü ile kasd edilenler mülhidlerdir. "Naslar zahirî manâlara göre anlaşılamaz, bunların, sadece muallim (ve ta­limde bulunan batını reisinin) tarafından anlaşılan manâları var­dır ve esas olan da budur". (Ta'limiye), iddiasında bulunan­lara Ehl-i bâtın adı verilmiştir. Bunların bu iddiadan mak­satları, şeriatı kökünden reddetmektir.

İlhad, İslâm'dan ayrılma ve sapma anlamına gelir. Zahirî manâları terk etmenin küfür ve ilhad oluşu, Peygamber (s.a.)den geldiği kesinlikle bilinen bir şey konusunda Nebî'yi tekzib manâsına gelmesindendir.

Hakka vâkıf olan bazı şahısların, "Naşlarda esas olan zahirî ma­nâlar olmakla beraber, sülük ehli için malûm olan bir takım ince manâların aralarını te'lif etmek mümkündür", demeleri, imanın kâ­mil ve irfanın hâlis oluşunun neticesidir.

Kur'an ve hadisten getirilen kesin naslarla sabit bulunan, me­selâ cesed ve bedenlerin hasrı gibi dini hükümlere delil teşkil eden "Nasları reddetmek küfürdür"

Zira bu, Allah ve Resulünü açıkça yalanlamak, demektir. Şu hal­de Hz. Aişe'ye zina isnad eden kâfir olur.

İster küçük olsun ister büyük olsun günah oluşu kesin delille sabit olan bir "Günahı helâl saymak küfürdür"

Bu husus, daha evvel de izah edilmişti. "Günahı Önemsememek ve şeriatla alay etmek küfürdür

Zira bu da tekzib alâmetlerindendir.

el-Fetâva ye el-Vakıat' (isimli eserler) de bahis konusu edilen şu hususlar, anlatılan esaslarla ilgilidir: Haram olan bir şeyin helâl ol­duğuna itikad eden bir kimse, eğer bu haram li-aynihi (ve bi-zatihî) haram ise, haram oluşu da kesin delillerle sabit bulunuyorsa kâfir sayılır: (Domuz eti ve necaset yemenin helâl sayılması gibi). Aksi halde tekfir edilemez. Yani li-gayrihî haram olan (gasb ve hırsızlıkla elde edilen şeyler) veya haram oluşu zannî delille sabit bulunan (Besmelesiz kesilen hayvanın etinin yenmesi gibi) şeyleri helâl sa­yan kafir olmaz.

Li-aynihi haram olanla li-gayrihi haram olan arasında bir fark görmeyen ulemadan biri şöyle dedi: Peygamber (s.a.)in dininde ha­ram kılındığım bildiği halde haramı helâl sayan, nikah düşmeyen kadınlarla evlenmeye, bir zaruret hali bulunmadan domuz eti ve ölü hayvan eti yemeye, şarab içmeye mubah diyen kimse kâfir olur. He­lâl saymamak şartıyla bu gibi günahları işleyenler fâsık olur. Sar­hoşluk edecek ölçüdeki nebizi helâl sayan kâfir olur. Bir kimse, sat­mak istediği bir şeye rağbeti artırmak için haram olan bir şeye "bu helâldir1 dese veya aynı sözü bilgisizlik eseri olarak (helâl veya ha­ram olduğunu bilmediği bir şey konusunda)  söylese kafir olmaz.

Bir kimse "şarab haram olmasaydı"   veya kendisine güç geldiği için "ramazan orucu farz olmasaydı", diye temenni etse, kâfir olmaz. Bu durumun aksine olarak, "zina haram olmasa" veya "haksız yere adam öldürmek haram olmasa", diye temennide bulunsa kâfir olur. Zira bunların haram oluşu hikmet esasına muvafık olarak bütün din­lerde mevcuttur. Hikmetin dışına çıkmak isteyen, Allah Teâlâ'nın hikmetine uymayan hükümler koymasını istemiş olur. Bu ise, bu ne­vi temennilerde bulunan kişilerin Rabları hakkındaki bilgisizlikleri­nin eseridir.

İmam Serahsi, Kitabu'I-hayz'da.- "Bir kimse, âdet gören eşi ile cinsi münâsebette bulunmayı helal saysa, kâfir olur", diye yazmıştır. en-Nevadir'de İmam Muhammed (r.a.)den: "Bu durumdaki kimse kâfir olmaz", dediği nakledilmiştir. Doğrusu da budur. CBu konuda mevcut olan iki farklı görüşten) Daha doğru olanına göre eşi ile livata yapmayı helal sayan kimse kâfir olmaz.

Allah'ı, şanına lâyik olmayan bir şeyle vasfeden veya onun isim­lerinden bir isimle veya emirlerinden bir emirle alay eden veya Al­lah'ın va'dıni veya vaidini inkâr eden kimse kâfir olur. Hafife almak ve düşmanlık kaseliyle, "peygamberlerden hiç bir peygamber olma­sa", diye temennide bulunsa yine durum böyledir. Küfür söyleyen bir kimseye razı olduğunu göstermek için gülen kişinin hükmü de bu­dur.

Bir kimse yüksek bir yere otursa, etrafında toplanan kimseler ona soru sorsalar ve gülüşseler. sonra da adamı yastıklarla dövseler, (âlimi ve etrafında toplananları aşağılamak kasdıyle böyle mukal-lidhkler yapsalar) hepsi kâfir olur.

Bir kimse, diğer bir kimseye, "Allah'a küfret", diye emretse, ve­ya böyle bir emir vermeye azmetse kâfir olur.

Bir kimse, kocasından ayırmak ve boşanmasını sağlamak için bir kadına "kâfirdir", diye fetva verse, kâfir olur. (Kocasından boşan­mak isteyen veya karıyı kocasından ayırmak isteyen bir kadına "kâfirdir", diye fetva verilir. Bir müslümanla bir kâfirin evlenmesi caiz olmadığından talak ve boşanma hadisesi vaki olur. Sonra kadın tevbe eder. Bu bir hile-i şer'iyedir. Küfrü gerektirir).

Şarab içerken veya zina yaparken Besmele çeken kâfir olur.

Kasten, kıbleden başka bir cihete doğru veya abdestsiz olarak namaz kılan kimse kâfir olur, tesadüfen kıble tarafına yönelmiş olsa bile.

İnanarak değil de hafife alarak kelime-i küfür söyleyen kâfir olur. Diğer tâli ve fer'i konularda da durum böyledir. (İnanarak küf­rü gerektiren bir söz söyleyen zaten kâfirdir.)

"Allah'tan ümit kesmek küfürdür"

Çünkü "Allah'ın (af ve) rahmetinden ümit kesmeyiniz. Doğrusu, kâfirlerden başkası Allah'ın (af, lütuf ve) rahmetinden ümit kesmez" (Yusuf, 12/87) buyrulmuştur. (Ye's haramdır, küfürdür, müslüman daima ümitli ve iyimserdir).

"Allah'tan emn de küfürdür"

Zira, "Onlar Allah'ın mekrinden emn halinde midirler yoksa? Allah'ın mekrinden ancak hüsranda kalan kavimler emn durumun­da olur" (A'raf, 7/99), buyrulmuştur. (Burada emn itimad, emniyet ve güven; mekr ise hile ve oyun manâsına gelir. Bir kimsenin, yüzde yüz Cennete gideceğine ve azab görmeyeceğine inanması, sanki Cen­neti garantilemiş gibi hareket etmesi haramdır, küfürdür, mutlak iyimserlik İslâm'da yoktur. Esas olan beyne'1-havf ve'r-reca, korku ile ümit hali arasında yaşamaktır).

İtiraz: "Günahkâr Cehennemliktir" diye kestirip atmak Allah Taâlâ'dan ümit kesmektir. "îtaat halindeki müslüman Cennetliktir", diye kesin bir hükme varmak da Allah Taâlâ'dan emn hali içinde olmaktır. Bu duruma göre ister mutî, ister asî olsunlar Mutezilenin kâ­fir olması gerekir. Zira Mutezile ya emn veya ye's halinde bulunur. (Muti ise emn, âsi ise ye's halindedir). Halbuki Ehl-i sünnetin kaide­lerinden biri de şudur: "Kıble ehli olan hiç bir kimseye kâfir denile­mez" (Onun için de Mutezile tekfir edilemez).

Cevap: Bu konuda Mutezile ye's ve emn halinde sayılmaz. Zira Mutezili, günahkâr olması halinde, Allah Taâlâ'nın kendisini tevbe ötmeye ve iyi amel işlemeye muvaffak kılacağından ümit kesmez. İtaat ve ibadet vaziyetinde olması halinde Allah Taâlâ'nın kendisini hızlana -düşüreceğinden, sapık adam haline getireceğinden ve böylece günah kazanan kişi olacağından emin olmaz. "Mutezili olan bir kimsenin, büyük günah işlerse, Allah Taâlâ'nın rahmetinden ümit kesmesi ve kâfir olduğuna itikad etmesi sebebiyle kâfir olma­sı lazım gelir" diye ileri sürülen itirazlara verilecek cevap böylece açıklığa kavuşmuş olur. Çünkü biz, "Mutezilinin Cehenneme girme­yi hak ettiğine itikad etmesi, ye'se düşmesini gerektirir", iddiasını kabul etmiyoruz. Amel bulunmadığı için, "îman, tasdik - ikrar - ame­lin toplamıdır" manâsına gelen imanın kendisinde mevcut olmadığı­ma inanan bir Mutezilinin, bu anlayışının küfrü icab ettireceğini teslim etmiyoruz.

Bununla beraber   Sünnîlerin, bir yandan: "Kıble ehlinden olan hiç bir kimse tekfir edilemez", demeleri, öte yandan "Kur'an Allah tarafından yaratılmıştır", "Rü'yetullah imkânsızdır", diye inanan ve ilk iki halifeye söven veya onlara lanet eden kâfirdir, demeleri ve daha buna benzer birtakım sözler söylemeleri müşkildir [15].

"Gaybten verdiği haber konusunda kâhini tasdik etmek küfür­dür"

Çünkü Peygamber (s.a.):"Bir kimse gider de verdiği haber ko­nusunda kâhini tasdik ederse, Allah'ın Muhammed'e indirdiğini in­kâr etmiş olur", buyurmuştur [16]. Kâhin, gelecek zamanda vukubulacak hadiseleri haber veren, sırları bildiğini ve gayb âlemine ait bilgilere vâkıf olduğunu iddia eden kişidir. (Kâhinin yaptığı işe kehanet denir). Araplarda, olacak işleri bildiklerim iddia eden kâhinler vardı. Kâhinlerden bazıları: "Benim gördüğüm cinler var, onlar bana tâbi olur, hizmetimde bulunur, bana haber getirirler", diye iddia ederlerdi. Diğer bazıları ise, "Bana verilen bir anlayış (ze­kâ ve sevgi gücü) sayesinde (olacak) hadiseleri ve işleri bilir ve kavrarım", diye iddia ederlerdi. İlerde vukua gelecek hadiseler hakkın­da bilgi sahibi olduğunu iddia edince, müneccim de kâhin hükmün­de olur.

Hulasa gayb hakkında bilgi sahibi olmak sadece ve sadece Hakk Taâlâ'ya mahsustur. Allah'tan bir bildirme veya mucize ve keramet (vahiy ve) ilham veya -mümkün olan konularda - emmare ve alâ­metlerle istidlal suretiyle bir irşad hali hariç, bu yol insanlar için ka­palıdır. Bundan dolayı el-Fetâva'da şöyle yazılmıştır: "Ayın çevre­sindeki hâleyi gören bir kimsenin, gayba ait bilgi sahibi olduğunu iddia ederek 'yağmur yağacaktır', demesi küfür alâmeti değildir". (Zira bu, alâmet ve emmare ile bir şeyin vukua geleceğine istidlal etmektir. Bugünkü hava tahmin raporları da böyledir. Küfürle ilgisi yoktur) [17].

"Yok (ma'dûm)  bir şey değildir"

Eger,"şey" sözü ile muhakkak ve sabit, yani gerçekleşmiş ve var kasdedilirse ma'dûm, bir şey değildir. Araştırıcı düşünürlerin (ve kelâmcılarm) kanâatma göre "şey" ile "vücûd" ve "subût"; "yok­luk" ('adem) ile nefiy ve olmayış hali eşanlamlıdır. Bu, zarurî bir hükümdür. "Mümkün olan ma'dûm hariçte sabittir", kanâatında olan Mutezileden başkası bu hükme itiraz etmemiştir. Şayet mak­sat "ma'dûma şey adı verilmez" demek ise; bu "şey" sözünün tefsiri­ne dayanan kelimenin lügat manâsıyle ilgili bir husustur. Yani aca­ba "şey" mevcudun ve var olma halinin mi veya ma'dûmun ve yok olma halinin mi, yoksa bilinebilir ve kendisinden bahsedilebilir, bir şeyin mi ismidir, hususiyle ilgilidir. (Eş'arilere göre "şey" mevcudun Cahız'a göre ma'dumun, Basra'daki Mutezile âlimlerine göre biline­bilir ve kendisinden haber verilebilir şeyin ismidir). Bu duruma gö­re nakle başvurulur ve bu kelimenin kullanıldığı yerler ve şekiller incelenir (ve ona göre bir hüküm verilir. Fakat kelâmcüara göre me­tafizik manâda yok olana şey denilemez, onun için kelâmcılar Al­lah'a bile "şey" derler).

"Hayatta olan insanların ölülere dua etmelerinde ve onlar için sadaka vermelerinde", yani ölüler adına tasaddukta bulunma­larında, "onlar için" yani ölülere "fayda vardır"

"Allah'ın kaderi değişmez", "Her insan kazancına bağlıdır" (Tur, 52/21), "Her kişi bizzat kendi yaptığı işin karşılığım görür, başkası­nın yaptığı işin değil", gibi delillere dayanan Mutezile bu fikri kabul etmemiştir.

Delillerimiz:. Ölülere, özellikle cenaze namazında yapılan dua­larla ilgili olarak nakledilen sahih hadislerdir. Selefte, bu gibi husus­lar öteden beri anane haline gelmiştir. Yapılan duada ölü için fayda olmasa, bu gibi şeylerin manâsız olması gerekirdi.

Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Sayıları yüze varan bir cemaatın namazım kıldığı ve hep birlikte şefaatçi olduğu hiç bir ölü yok ki, bunların o zat hakkındaki şefâatları kabul edilmemiş ol­sun" [18].

Sa'd b. Ubade Peygamber (s.a.) in şöyle dediğini rivayet eder: "Resûlüllah'a dedim ki: 'Annem öldü, acaba onun için en faydalı sa­daka hangisidir?' Peygamber (s.a.) şöyle buyurdular: 'su!' Bunun üzerine Hz. Sa'd bir kuyu kazdırdı ve bu annem içindir, (onun hay­ratıdır) dedi" [19].

Yine Peygamber (s.a.) buyurmuşlardır ki: "Dua belâyı geri çe­virir, sadaka Rabbm gazabını söndürür" [20]. Diğer bir hadiste Pey­gamber (s.a.) buyururlar ki: "Hoca ve talebe bir kasabadan geçtik­leri zaman, şüphe yok ki, Allah Taâlâ o kasabadaki mezarlıkta yatan ölülerden 40 gün müddetle azabı kaldırır" [21]. Bu konuda sayılama­yacak kadar çok hadis, haber ve eser vardır.

"Allah Taâlâ duaları kabul eder ve ihtiyaçları görür"

Çünkü Kur'an'da "Bana dua ediniz, duanızı kabul edeyim" du­yurmuştur (Gafir, 40/60).

Peygamber (s.a.) de : "Bir insan acele etmediği sürece, günah iş­lese ve sılayı rahım halinden uzak kalsa dahi duası kabul edilir"[22], buyurmuşlardır. Diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar: "Şüpheniz olmasın ki, Rabbıniz Hayy'dır, kerem sahibidir, kulunun kendisine doğru uzattığı elleri boş olarak geri çevirmekten haya eder" [23].

Bilinmelidir ki, bu konuda umde, niyetin samimî, için halis ve kalbin huzurlu olmasıdır. Çünkü Peygamber (s.a.), "Kabul edilece­ğine kesinlikle inanarak Allah Taâlâ'ya dua ediniz. Biliniz ki, Allah Taâlâ, şuursuz ve gaflet içinde bulunan kalbten çıkan duayı kabul etmez", buyurmuştur [24].

"Kâfirin duası kabul edilir", denebilir mi, denilemez mi, konu­sunda kelâm âlimleri ihtilaf etmişlerdir. "Denilemez" diyen cumhu­run delilleri:

l. Allah Taâlâ: "Kâfirlerin duası sadece ve sadece dalâlettedir, hiç bir değeri yoktur", buyurmuştur (Ra'd, 13/14).

2. Her şeyden evvel kâfir Allah'a dua etmez, çünkü onu tanı­maz.

3. Allah'ın varlığını ikrar ve kabul etse bile, Hakk Taâlâ'nın şanına layık olmayan şeyleri ona nisbet ettiği için ikrarı eksik ve çelişkilidir. "Kafir de olsa mazlumun duası kabul edilir" şeklinde rivayet edilen hadisteki "kâfir" sözü küfran-i nimette bulunan, yani nankör şeklinde yorumlanır [25].

Bunu caiz gören bazı âlimlerin delilleri:                                      

Cenab-ı Hakk İblisten bahsererken: "Şeytan, 'Rabbım, mahşeri gününe kadar bana mehil ver', dedi. Allah Taâlâ da, 'Peki sana kıyamet gününe kadar mehil verilmiştir, buyurdu". (Bk. A'raf, 7/14, 15).

Bu bir duanın kabulü demektir. Ebu Kasım Hakim ile Ebu Nasr Debûsî bu kanâata ulaşmışlardır. Sadr Şehid (r.a.) de "müftâbih olan budur" (fetva bunun üzerinedir), demiştir.

"Deccal'ın   Dabbetu'I-arz'n ve Ye'cûc ile Me'cûc'un çıkışı, İsa" (a.s.) nın semâdan inişi ve güneşin batıdan doğuşu gibi eşrat-i saat" yani kıyamet alâmetleri "haktır"

Çünkü bunlar mümkün işlerdir, vukua geleceğini de doğru söyleyen (nebi) haber vermiştir.

Huzeyfe b. Useyd Gifarî diyor ki: "Biz aramızda bir takım me­selelerden bahsederken Resûlüllah (s.a.) çıkageldi, ve: 'neden bahsediyorsunuz', diye sordu. 'Kıyamet üzerine konuşuyoruz', dedik. Hz. Peygamber (s.a.), 'Kıyametten önce on alâmet görmediğiniz sürece dünyanın sonu  gelmez', dedi ve bu alâmetleri şu şekilde saydı 1. Duhan  (simsiyah bir duman), 2. Deccâl, 3. Dâbbetu'1-arz, 4. gü­neşin   batıdan doğuşu, 5. Hz. Meryem'in oğlu   Hz. İsa'nın nüzulü 6, Ye'cûc ve Me'cûc, 7. Üç yerde batma hadisesi: a) Doğuda yer bat­ması,   b)  Batıda yer batması,c) Arab yarımadasında  yer  batması, 8. Bunların sonuncusu da, insanları önüne katıp mahşer yerine;; sürecek olan bir ateşin Yemen'den çıkmasıdır. (Üç yer batması, çök­mesi ve göçmesi ile bu sayı on olur)"[26]. Kıyamet alâmetleri konusundaki sahih hadisler cidden çok fazladır. Bunların tafsilat ve key­fiyetleri hakkında da hadisler, eserler ve haberler rivayet olunmuştur. Bunlar için tefsir, siyer ve tarih kitaplarına bakılmalıdır [27].

İster akliyatta olsun, ister şer'iyâtta olsun, şeriyatın da (ke­lâm ve akâid gibi) ister aslî, (fıkıh gibi) ister fer'i konularda ol­sun ; "Müctehid bazan hata eder, bazan isabet eder"

Mutezile ile bazı Eş'arüerin kanâati şudur: Hakkında kesin de­lil bulunmayan şer'î ve fer'î meselelerde her müctehid isabet üzere­dir. Bu konudaki ihtilafın esası şu husustaki ihtilaftır: Acaba Allah Taâlâ'nın her hadisede muayyen bir hükmü var mıdır, yoksa ictihad konusu meselelerde Allah'ın hükmü, ictihadn müctehidi ulaştırdığı

kanâat mıdır?

Bu meselenin hakikati ve mahiyeti şudur: İçtihada konu olan me­selelerde, müctehid ictihad yapmadan önce;

1. Ya Allah Taâlâ'nın belli bir hükmü vardır,

2. Veya yoktur. Bu takdirde:

a) Ya bu hüküm konusunda Allah Taâlâ'dan gelen bir delil yoktur,

b) Veya vardır. Bu halde delil, ya katidir veyahut da zannîdir. (4 nevi durum ortaya çıkar).

Bu ihtimallerden herbirini benimseyen bir ulema topluluğu var­dır. Tercih edilen görüş şudur: Hüküm muayyendir ve birdir. Bu hük­mün zanni (ve açık olmayan) bir delili mevcuttur. Eğer müctehid bu delili bulursa isabet, bulamazsa hata etmiş olur. Delil çok kapalı ve gizli olduğu için, müctehid onu bulmak ve isabetli hüküm vermekle mükellef tutulmamıştır. Onun için hatalı ictihad yapan mazur görül­müştür ve hatta me'cûr (sevap almış) sayılmıştır. Bu mezhepte ve kanâatta olanlara göre içtihadında hata eden müctehidin günahkâr olmadığı konusunda ihtilaf yoktur. îhtilaf sadece şuradadır: Acaba müctehid işin başında ve sonunda mı hata etmiştir? Yani delil ve hükmün her ikisine nazaran mı hata etmiştir? Bazı kelâm âlimleri ve îmam Maturidî bu kanâattadır. Yoksa içtihadında hata eden müc­tehid işin sadece sonunda mı yanılmıştır? Yani, bir delili, riayeti ge­rekli bütün şartlara ve kaydîara sadık kalarak ortaya koymuş; na-zar-ı itibara almakla mükellef olduğu hususları yerine getirmiş ol­ması bakımından delilde isabet etmi§ olsa dahi hükme nazaran mı hata etmiştir?

Müctehid, ictihadî konularda, manâsı kesinlikle hak olan kat'î deliller ortaya koymakla mükellef değildir. Müctehidin bazan hata edebileceği konusundaki deliller şu şekilde sıralanır:

1. (Hz, Davud'la Hz. Süleyman bir kavme ait koyunların yayıldığı ekin hakkında hüküm veriyorlardı).

Süleyman'a bu meselenin hükmünü anlatmıştık" (Enbiya, 21/79). Âyette geçen "fehhemnâhâ" ibaresindeki zamir hükme ve fetvaya aittir. Şayet (Hz. Davud ve Hz. Süleyman tarafından yapılan) her iki ictihad da doğru olsaydı "hükmü anlatma" konusunun Hz. Süleyman'a tahsis edilmesinin iza­hı olmazdı. Zira bu durumda her ikisinin de hükmü anlamış ve isa­bet etmiş olmaları gerekir.

2. İçtihadın bazan hata,   bazan da isabet konusu olan bir şey olduğuna delâlet eden hadis, eser ve haberler vardır, hatta bunlar manâ itibariyle mütevatir olma durumuna bile gelmiştir. Peygam­ber (s.a.); "İctihad et, eğer isabet edersen on sevap, hata edersen bir sevap alırsın", buyurmuşlardır. Başka bir hadiste, ictihadda isabet edene iki, hata edene bir ecir ve sevap tayin edilmiştir.İbn Mes'ud (r.a.)un şöyle dediği nakledilmiştir:"(Yaptığım ictihadda)   isabet edersem; bu, Allah'tan, aksi takdirde benden ve Şeytandandır"  [28].

İctihad konusu olan hususlarda, bazı sahabelerin, öbürlerin ic-fıhadlarını hatalı olmakla nitelendirdikleri meşhurdur  [29].

3. "Kıyas, hükmü izhar eder, ispat etmez" (Kıyas dini bir hük­mü muzhirdir, müsbit değildir. Naslarda esasen var olan bir hük­mün benzerlerine geçirilmesini ve tatbik edilmesini sağlar, yeni bir hüküm getirmez). Şu halde, kıyasla sabit olan bir hüküm manâ iti­bariyle nassla sabittir. Nassla sabit olan bir şey konusunda hak ola­nın bir olduğu, başka bir doğrunun   bulunmadığı hususunda icma ve ittifak edilmiştir.

4. Peygamberimiz (s.a.)in şeriatında zikredilen umumî ifadeler­de şahıslar arasında bir ayrım yapılmamıştır. Her müctehid isabetli sayılsa, belli bir fiilin, yekdiğerine zıd iki hükümle muttasıf olması, netice olarak bir işin aynı zamanda hem haram, hem mubah, hem sahih, hem fâsid, hem farz, hem de farz olmaması lazım gelirdi. (Zira müctehid ya nassın manâsı veya mefhumu ile amel eder. Bu takdirde ictihad konusu olan hüküm bütün şahısları şümulüne alır. Durum bu olunca, bir konuda iki değişik içtihadın bulunması halin­de bir fiilin aynı zamanda iki zıd vasıf taşıması gerekir. Meselâ bir müctehide göre yenmesi haram, diğerine göre helâl olan bir şeyin, aynı anda zıd iki hükmü taşıması gerekir. "İki ictihaddan biri hatalıdır", denirse bu çelişki ancak o zaman ortadan kalkar). Bu me­sele ile ilgili açıklamaların tamamı ve muhaliflerce ileri sürülen de­lillerin cevaplan için "et-Telvih fi şerhi't-Tenkih" isimli eserimize bakınız [30].

"İnsan nevinden olan peygamberler, melek nevinden olan pey­gamberlerden, melek nevinden olan peygamberler, peygamber olmayan insanlardan (ve beşerin avamından), peygamber ol­mayan (imanlı) insanlar, peygamber olmayan meleklerden (ve meleklerin avamından) üstündür"

Peygamber olan meleklerin avamından olan insanlardan üstün olduklarına dair icma ve ittifak vardır. Hatta bu, zarurî bir hüküm­dür. Peygamber olan insanların peygamber olan meleklere, insan­ların avamının meleklerin avamına olan üstünlüğü konusunda şu gibi izah şekilleri vardır:

1. Allah Taâlâ meleklere Âdem (s.a.)e tazim ve tekrim yoluyla secde etmelerini emretmişti. Allah Taâlâ bu durumu hikâye ederek, "Benden üstün kıldığını görüyor musun... Ben ondan daha hayırlı ve üstünüm. Beni ateşten, onu çamurdan yarattın..".(îsra, 17/62; A'raf, 7/12) buyurmuştur. (Burada şeytan'm ve îblis'in, Allah'a kar­şı gelmeden evvel meleklerden olduğu kabul edilmektedir). Hikme­tin gereği, ast olanın üst olana secde etmesi için emir verilmesidir, bunun aksi hikmete uygun değildir.

2. Lisandan anlayan herkes "Allah Âdem'e isimlerin hepsini öğ­retmişti" (Bakara, 2/3), âyetinden, Hakk Taâlâ'nın Âdem'i meleklere üstün kıldığım, ilminin fazlalığını açıkladığım ve ta'zim ve tekrimi hak ettiğini kasdettiğini kavrar ve maksadın bu olduğunu idrâk eder.

3. Şüphesiz ki, Allah Âdem'i, Nuh'u, İbrahim gibileri ve İmrangilleri âlemlere üstün kılmış  (ve onları bunlardan seçmiş) tir" (Ali îmran, 3/33), buyrulmuştur. Âlem kavramına melekler de dahildir. Avam olan insanların peygamber olan meleklerden üstün tutulma­yacakları icma ile istisna edilmiştir. Böylece bunun maadasında âyetin genel olan hükmü bakî kalır. Aşikârdır ki, bu mesele (kat'î de­ğil) zannîdir ve onun için de bu gibi yerlerde zanni delillerle iktifa edilir.

4. Şüphe yok ki, insan şehvet, gadab ve zarurî ihtiyaçlan düşün­me gibi olgunluk ve kemâl hallerini kazanmaktan uzaklaştırıcı engel­lere ve aksaklık çıkarıcı durumlara rağmen kemâl hallerini ilmî ve amelî faziletleri elde eder. Engellere ve yön değiştirici âmillere rağ­men ibadet etmenin ve kemâl hallerini tahsil etmenin daha güç ol­duğu ve daya çok ihlash olmayı temin ettiği muhakkaktır. Şu halde insan melekten daha üstündür.

Mutezileye, felsefeye ve bazı Eş'arîlere göre melekler insanlar­dan üstündür. Öne sürdükleri deliller ve yaptıkları açıklama şekil­leri şöyledir:

1. Melekler bilfiil kâmil olan (maddeden)  mücerred ruhlardır. Gadab ve şehvet, sinir ve arzu gibi şeylerin ve felâketlerin kaynağı olmaktan, heyula ve suret, madde ve şekil    karanlığından uzaktır. Acaib, harikulade işler yapma gücüne sahiptir. Hataya düşmeden geçmiş ve gelecek hadiseler hakkında bilgi sahibidirler.

Cevap i Bu izah şeklinin temeli îslâmî değil, felsefî esaslardır.

2. Peygamberler, insanların en üstünü olmakla beraber, melek­lerden ilim öğrenmekte ve onlardan   faydalanmaktadır. "Ona, çok güçlü olan Cebrail öğretmiştir", (Necm, 53/5), "Kur'an'ı O'na Ruhu'l-emin, yani Cebrail indirdi"  (Şuarâ, 26/193), âyetleri bunun delilidir. Şüphe yok ki, öğreten öğretilenden daha üstündür.

Cevap: Ta'lîm Allah Taâlâ tarafındandır, melekler sadece tebliğ-ci (sefir, elçi ve aracı) dirler.

3. Peygamberlerden evvel meleklerin zikredilmesi, Kur'an ve hadiste düzenli bir kaidedir,  (Amentü'de durum budur). Bu duru­mun yegâne sebebi, meleklerin şeref ve rütbe itibariyle önde olma­larıdır.

Cevap: Bunun sebebi, var oluş ve yaratılış bakımından melekle­rin önce olmalarıdır veya meleklerin mevcudiyeti çok gizli ve kapa­lı olduğu için onlara imanın daha kuvvetli olmasıdır. (Görünmeyene iman zordur, inanılınca da bu iman kuvvetli bir inanç olur).

4.  "Ne Mesih ne de mukarreb melekler, Allah'a kul olmaktan çekinmediler" (Nisa, 4/172), Duyurulmuştur. Dil bilen herkes bu ifa­deden, meleklerin İsa (a.s.) dan daha üstün olduklarını anlar. Zira bu gibi yerlerde, derecesi aşağı olandan yukarıda olanlara doğru yükselmek kıyas icabıdır. "Şu işten vezîr ve (hatta) sultan çekindi­ler" denir. Ama, "Şu işten sultan ve (hatta) vezîr çekindiler" den­mez. Durum bu şekilde anlaşılınca, - zaten İsa (a.s.) ile öbür pey­gamberler arasında fark bulunduğunu söyleyenler bulunmadığı için - gerçek ortaya çıkmış olur.

Cevap: Hıristiyanlar, Mesih'in durumunu çok büyüttüler, O'nu Allah'ın kullarından bir kul olmaktan daha yüksek bir mevkide gördüler. Hatta, Hz. Mesih'i Allah'ın oğlu olmaya layık gördüler. Çünkü o mücerred (bekâr) idi, babası da yoktu. Allah Taâlâ O'nun hakkında: "Anadan doğma körleri, alacalıları iyi edeceğim ve ölü­leri dirilteceğim Allah'ın izniyle" (Ali îmran, 3/49) buyurmuştur. Halbuki diğer âdemoğuilan için böyle bir ifade kullanılmamıştır. İşte bundan dolayı Allah onları reddetmek için: "Mesih Allah'a kul ol­maktan çekinmez", ve hatta bu manâda ondan daha üstün olanlar- ki bunlar mukarreb meleklerdir - da bundan çekinmezler, buyur­du.

Bu manâda ve sadece bu yönden mukarreb meleklerin Hz. Me­sih'ten daha üstün olmalarının sebebi şudur  Meleklerin anaları da babaları da yoktur. Allah Taâlâ'nın izniyle büyük güç isteyen işler yapmaya kadir olurlar. Anadan doğma âmâyı ve alacayı sıhhata ka­vuşturmaktan ve ölüleri diriltmekten daha acaib işler yapma kudre­tine sahiptirler. Buradaki yükselme ve ileriye doğru gitme sadece tecerrüd ve kuvvetli eserler ortaya koyma konusundadır. Mutlak ke­mâl ve şeref hususunda değildir. Burada meleklerin daha üstün ol­duklarına delâlet eden bir şey yoktur [31].

Doğruyu en iyi bilen Allah'tır, dönüş ve gidiş de O'nadır.



Kaynak : İlim Dünyası Web Kütüphanesi


Kaynak: https://www.tebyin.com/index.php?topic=542.msg0;topicseen

  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Laleşah

Faizden kazanılan bir dirhem para Allah nezdinde günah bakımından otuz altı kere yapılan zinadan daha kötüdür.(H.Şerif)
  • Üniversite: Kocaeli Üniversitesi

Hatun Atmaca Koü

 Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et."(Bakara 286)
  • Üniversite: Hiçbiri

Feyza

Allahım senden cenneti ve ona yaklaştıracak söz veya ameli nasip etmeni isterim. Cehennem ateşinden ve ona yaklaştıran söz veya amelden de sana sığınırım. Senden, benim için takdir eylediğin her kaza hükmünü bana hayırlı kılmanı dilerim
  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Laleşah

Allah hayırlı ömür ve hayırlı ölümler nasib etsin,bildiklerimizle amel edenlerden oluruz inşallah...
  • Üniversite: Kocaeli Üniversitesi

Beyda

Allah'tan üç kere Cenneti isteyen kimseye, Cennet, "Yâ Rabbî bunu Cennete sok" diye dua eder. Kim de Cehennemden üç defa azatlık isterse, Cehennem de, "Allah'ım onu ateşten uzaklaştır" der.) [Nesaî]   Ya Rabbi Sen bizi Cennetine koy, Cehenneminden uzaklaştır. Amin
Selam ve dua ile..
  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi