Yunus Suresi 76. - 95. Ayetler

Başlatan Melek, 03 Ağustos 2019, 15:43:39

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Aşağı git

Melek

Yunus Suresi 76. - 95. Ayetler


76. Vaktaki onlara bizim tarafımızdan hak geldi, şüphe yok ki: Bu elbette apaçık bir sihirdir dediler.
76. (Vaktaki, onlara) Yani: Firavun ile kavmine (bizim tarafımızdan) Allah katında (hak geldi) bir takım mucizeler ortaya çıktı, asâ gibi, yedi beyzâ gibi hârikalar görülmeğe başladı (şüphe yok ki, bu) meydana konulan harika, bu fevkalâde durum (elbette apaçık bir sihirdir dediler) o inkarcılar, öyle apaçık parlak mucizelerin o yüksek mahiyetlerini düşünmediler, onları hemen inkâra, onları sihir kabilinden şeyler sanmaya başladılar.

77.  Musa dedi ki: Size geldiği zaman hak için bu sihirdir, der misiniz?. Bu bir sihir midir?. Halbuki, sihirbazlar kurtuluşa eremezler.
77. Bu mübarek âyetler, Hz. Musa'nın Firavun'a ve kavmine karşı onların sihir iddialarını red eylediğini bildirmektedir. Firavun ile kavminin de Hz. Musa ile Hz. Harun hakkındaki kötü zanlarını ve küfr üzere İsrar edeceklerini göstermektedir. Şöyle ki: Hz. Musa'nın ortaya koyduğu hârikaları sihir telâkki eden Firavun ile kavmini red için (Musa dedi ki:) Ey inkarcı topluluk!. (Size) Bizim doğruluğumuzu isbat (geldiği zaman hak için) açık bir harika, bir mucize için (bu sihirdir der misiniz?.) Böyle cahilce bir iddiyaa nasıl cür'et gösterebilirsiniz?. (Bu bir sihir midir) hak, sahibini başarılara ulaştırır, sihir ise sürekli olmaz, mahiyeti meydana çıkar yok olur gider. (Halbuki, sihirbazlar felah bulamazlar) kurtuluşa, başarıya kavuşamazlar. Nitekim daha sonra da sihirbazların sihirleri yok olarak mucize ile sihir arasındaki fark meydana çıkmıştır.
 
78. Dediler ki: Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çevresinde yeryüzünde ululuk ikinizin olsun diye mi bize geldin?. Biz ikinize de inanacak değiliz.
78. Firavun ile kendisine tâbi olanlar, Hz. Musa'ya hitaben (Dediler ki:) Ya Musa!, (babalarımız" üzerinde bulduğumuz şeyden) putlara tapmaktan, onların dinlerinden (bizi çeviresin* döndüresin (de yerde) Mısır diyarında (ululuk) mülk ve saltanat (ikinize) seninle kardeşin Harun'a (olsun diye mi bize geldin?.) Sizin maksadınız bu mudur?. Halbuki, biz sizi tasdik etmeyiz (biz ikinize de inanacak değiliz) sizin getirdiklerinizi, bizlere tebliğ ettiğiniz şeyleri biz kabul etmeyiz.

79. Ve Firavun dedi ki: Bütün bilgin sihirbazları bana getiriniz.
79. Bu mübarek âyetler, Hz. Musa'ya karşı Firavun'un, aldığı vaziyeti bildirmektedir. Başına topladığı sihirbazların hezimete uğrayarak sihirlerinin ibtâl edildiğini, hakkında tecelli eylediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Firavun ile kavmi Hz. Musa'nın tebligatını kabul etmediler. (Ve Firavun) kavmine (dedi ki: Bütün bilgin) sihir ilminde usta, maharetli olan (sihirbazlar! bana getiriniz) Musa'ya ve kardeşine karşı cephe alsınlar, onlar ile münazarada bulunsunlar, onları sustursunlar.
 
80. Vaktaki: Sihirbazlar geliverdiler. Onlara Musa: "Siz ne atacak iseniz atınız" dedi.
80. Firavun'un adamları hemen koştular, her taraftan sihirbazları toplayıp, meydana çıkarmağa çalıştılar. (Vaktaki: Sihirbazlar geliverdiler) Hz. Musa'yı da kendileri gibi sihirbaz zannederek "Sen mi evvelâ atacaksın, biz mi atalım, maharetimizi meydana koyalım" dediler. (Onlara Musa) Aleyhisselâm (siz ne atacaksınız atınız) sihirlerinizi göstermek için ne gibi bir tedbir alacaksanız alınız (dedi) onlara karşı metanetini gösterdi.
Hz. Musa'nın onlara böyle bir emîrde bulunması, onların acizliklerini meydana çıkarmak, gösterecekleri sihirleri ibtâl etmek, meydana getirecekleri şeylerin fasit birer şey olduğunu insanlara göstermek içindi. Yoksa onlara sihir yapmalarını teklif için değildi. Sihir haram olduğundan Yüce bir Peygamber onun yapılmasını emretmez.
 
81. Vaktaki onlar atıverdiler, Musa dedi ki: Sizin getirmiş olduğunuz şey, sihirdir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ onu iptal edecektir. Muhakkak ki. Allah Teâlâ bozguncuların işini düzeltmez.
81. (Vaktaki onlar) O sihirbazlar, ellerindeki iplerini, değneklerini meydana (atıverdiler) bunları hareket eder gibi bir surette göstererek insanları korkutmaya başladılar, büyük bir sihir meydana getirmiş oldular, o sihirbazlara (Musa) Aleyhisselâm (dedi ki: Sizin) meydana (getirmiş olduğunuz şey, sihirdir) o haram bir harekettir, yok olmaya mahkumdur, hakka galip gelecek bir kuvvete sahip değildir, (Allah Teâlâ onu ibtâl edecektir) Benim elimde göstereceği bir mucize ile onu mahvedecek ve izini silecektir, inkarcıların, müşriklerin ayıplarını meydana çıkaracaktır. (Muhakkak ki. Allah Teâlâ bozguncuların işini düzeltmez) binaenaleyh sihir gibi bozguncuların gösterecekleri şeyleri de mahvedecektir.
 
82. Ve Allah Teâlâ, Hakkı sözleriyle açığa çıkarır, isterse günahkârlar hoşlanmasınlar.
82. (Ve Allah Teâlâ, hakkı) ilâhî dinini. Peygamberlerinin galibiyetini (sözleri ile) kazası ve kaderi ile veya peygamberlerine yaptığı ilâhî vadi ile (gösterir) isbat eyler, takviye buyurur, (isterse) bu hakkın böyle ortaya çıkmasını ve galibiyetini, sihir gibi vesaire gibi haram şeyler ile uğraşan (günahkârlar hoşlanmasınlar) onlara rağmen hak tecelli edecektir. Nitekim de etmiştir, sihirbazlar mağlûp olarak Hz. Musa'nın mucizesi tahakkuk eylemiştir.
 
83. Artık Musa'ya imân etmedi, ancak kavminden bir zürriyet kendilerinin Firavun'dan ve onların cemaatinden bir belâya uğrayacaklarından korkar oldukları halde imân etmiş oldular. Firavun ise muhakkak ki, o yerde ululuk taslayan (biri) idi ve şüphe yok ki, o haddi aşanlardan idi.
83. Bu mübarek âyetler, birçok muazzam mucizeler göstermiş olduğu halde Musa Aleyhisselâm'a pek az kimselerin imân etmiş olduklarını bildirmektedir. Bu suretle de Rasûlü Ekrem Efendimize teselli vermektedir. Musa Aleyhisselâm'ın o imân eden zatlara yapmış olduğu tavsiyeyi o zatlarında bu tavsiyeyi kabul ederek Cenâb-ı Hak'ka ne gibi niyazlarda bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Peygamber Efendimiz, kavminden birçoklarının İslâmiyetî kabul etmeyip küfr üzere sebat ettiklerini gördükçe üzülüyor, hüzn ve keder içinde kalıyordu. Cenâb-ı Hak ise Rasûlü Ekrem'ine bu gibi âyetlerle teselli veriyor, Hz. Musa ile kavminin hallerini bildiriyor. Evet... Hz. Musa, o kadar mucizeler gösterdiği halde kavminden pek az kimse imân etmiş idi, diğerleri küfrlerinde devam edip durmuşlardı. Evet., (artık Musa'ya) O Yüce Peygambere, hak dine davet ettiği kimseler (imân etmedi) dinsizliklerinde sebat ettiler (ancak kavminden) Hz. Musa'nın kavmi alan İsrail oğullarından (bir zürriyet) bir taife, bir takım gençler (kendilerinin Firavun'dan ve onların cemaatinden) o Firavun ile onun kavminin ileri gelenleri tarafından (bir belâya) bir imtihana (uğrayacaklarından korkar oldukları halde) yine metanet göstererek (imân etmiş oldular) nice kimselerde bu korku sebebiyle imândan mahrum kalmışlardı. (Firavun ise muhakkak ki, o yerde) Mısır diyarında (ululuk taslayan biri idi) kendini beğenmiş bir diktatör idi. (Ve şüphe yok ki, o) lanete uğramış Firavun (haddi aşanlardan idi) ancak bir kul olduğu halde rablık iddiasında bulunuyordu. Beni İsrail'den nice kimseleri öldürmüş, yeryüzünde ne bozguncu hareketlerde bulunmuştu.
 
84. Musa da dedi ki: Ey kavmim!. Eğer Allah'a imân etmiş iseniz eğer O' na teslim olmuş iseniz artık O'na it im ad ediniz.
84. (Musa) Aleyhisselâm (da) kavmine (dedî ki: Ey kavmim!. Eğer allah'a imân etmiş) Cenâb-ı Hak'ki ve onun âyetlerini tasdik eylemiş (iseniz) ve siz hakikaten (eğer teslim olmuş iseniz) yani: Cenâb-ı Hak'kın kazasına razı olmuş veya siz kalben imân etmiş görünürde de müslüman olduğumuzu söylemiş ve itirafta bulunmuş kimseler iseniz (artık ona it im ad ediniz) o Yüce Yaratıcıya tevekkül edin, sığının başkalarından korkmayın, dininizi güzelce muhafazaya çalışın.
 
85. Onlar da dediler ki: Allah Teâlâ'ya itimat ettik. Ey Rabbimiz!. Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma.
85. (Onlar da) O imân eden zatlar da Hz. Musa'ya cevap olarak (dediler ki) gvet biz (Allah Teâlâ'ya itimad ettik) ona tevvekkül edip boyun eğdik. Sonra da DU zatlar, Cenâb-ı Hak'ka dua ve niyaz ederek dediler ki: (Ey Rab'bimizî. Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma) onları bize musallat etme ki, olzi bir belâya düşürmesinler, bizlere eza ve cefada bulunarak dinimizdeki sebatımıza mâni olamasınlar.
 
86. Ve rahmetin ile bizi o kâfirler olan kavimden kurtar.
86. (Ve) Hz. Musa'ya imân eden zatlar şöyle de bir duada bulundular. Ey Rabbimiz!, (rahmetinile bizi o kâfirler olan kavimden) O Firavun ile ona tâbi Dlan müşrik topluluktan (kurtar) onların esaretinden; meşakkatli işlerinden, zalimce Hâkimiyetlerinden bizi kurtar. Bu mü'min zatlar, samimi bir imâna nail olmuşlardı Cenâb-ı Hak da dualarını kabul buyurdu. Düşmanları, olan Firavun ile yardakçılarını hıelâk etti, kendilerini ise kurtuluşa erdirerek düşmanlarının yurtlarına sahip ve hâkim kıldı. İşte samimi imânın ve duanın mükâfatı!.
 
87. Ve Musa ile kardeşine vahy ettik ki. Mısır'da kavminiz için evler hazırlayınız ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapınız ve namazı dosdoğru edâ ediniz ve mü'minleri müjdele.
87. Bu mübarek âyetler, mü'minlerin evlerini mescid edinmelerine dâir Hz. Musa ile kardeşine yönelmiş olan ilâhî vahyi ve mü'minlerin muvaffakiyetle müjdelendiklerini bildirmektedir. Ve Hz. Musa'nın inkarcı ve nankör olan kavminin aleyhindeki duasını ve bu duanın kabul edilmiş olduğunu, ifâde etmekte ve cahillerin yollarına tâbi olmayıp doğruluk üzere devam edilmesini emretmektedir. Şöyle ki: (Ve Musa ile kardeşine) Kendisine yardımcı olmak üzere peygamber olmasını niyaz etmiş olduğu Harun Aleyhisselâm'a (vahy ettik) emir eyledik (ki: Mısır'da kavminiz için) mü'min olan zatlar için (evler hazırlayınız) onlarda oturur, ibâdete devam edersiniz. (Ve evlerinizi) o yapacağınız hanelerinizi (namaz kılınacak yerler yapınız) birer namaz kılınacak yer, birer mescid edininiz, oralarda kıbleye, yani: Kâbe'i Muazzamaya yönelerek namazlarınızı kılmaya çalışınız (ve) yerine getirmekle mükellef olduğunuz (namazı dosdoğru) şartlarına ve rükunlarına uyarak (edâ ediniz.) Artık dışarda namaz kılarak düşmanların ezâ ve cefâsına, belâlarına mâruz kalmayınız (ve mü'minleri müjdele) Allah'ın dinini kabul edenleri dünyada zafer ile, âhirette de cennet ile müjdele. İşte bu muvaffakiyet, dindarlığın mükafatıdır.
§ Rivayete göre Hz. Musa ile ona tâbi olanlar, ilk zamanlarında kendi evlerinde kâfirlerden gizlice olarak namaz kılmakla mükellef bulunmuşlardı. Tâki: Kâfirler, onları öyle ibâdetle meşgul görerek kendilerine eza ve cefada bulunmasınlar. Nitekim müslümanlar da İslâm'ın başlangıcında Mekke'i Mükerreme'de böyle evlerinde namaz kılarlardı. Şöyle deniliyor ki: Musa Aleyhisselâm, Firavun'u dine davet etmekle emrolununca Firavunun emriyle Beni İsrail'e ait mescidler tahrip edilmişti, kendileri namazdan men olunmuşlardı. Bunun üzerine evlerinde kılmaları kendilerine Allah tarafından emredilmişti.
Bir de deniliyor ki: Musa Aleyhisselâm'a karşı Firavun şiddetli bir düşmanlık gösterince Hak Teâlâ Musa Aleyhisselâm ile ona imân edenlere emretmiştir ki: Firavun gibi düşmanlara rağmen siz evlerinizi mescid edinerek oralarda namazlarınıza devam ediniz, Hak Teâlâya itimatda, tevekkülde bulununuz, o Yüce Mâbud sizi korur. Akıbet zafer, muvaffakiyet, sizin için takdir edilmiştir. Ne büyük bir müjde.
 
88. Musa da dedi ki: Ey Rab'bimiz!. Şüphe yok ki, sen Firavun'a ve onun cemaatine dünya hayatında ziynet ve mallar verdin. Ey Rab'bimizl. Senin yolundan saptırsınlar diye. Ey Rabbimizl. Onların mallarını mahvet ve kalplerinin üzerini şiddetle mühürle. Tâki: Onlar acıklı azabı görünceye kadar imân etmesinler.
88. Firavun ile kavminin o küfr ve düşmanlıkta devamları sebebiyle (Musa da) Cenâb-ı Hak'ka niyaz ederek (dedi ki: Ey Rab'bimizl. Şüphe yok ki, sen Firavun'a ve onun cemaatine) onun kavminin eşrafına, ileri gelenlerine (dünya hayatında ziynet) süslenecekleri elbiseler, nakil vasıtaları vesaire verdin (ve mallar verdin) onları çeşitli servetlere sahip klıdın. Deniliyor ki: Mısır'daki eski bir beldeden Habese diyarına kadar dağlarda altın, gümüş, zebercet, yakut mâdenleri var idi. Firavun ile yardakçıları bunlardan istifade ederlerdi. Hz. Musa, onların bu nimetlerden istifâde etmelerindeki gayelerine işaret için diyordu ki: (Ey Rab'bimizl.) Sen onlara bu nimetleri verdin (senin yolundan saptırsınlar diye) kendilerini de başkalarını da sapıklığa düşürsünler için. Bu, onların haklarında bir imtihandır, yavaş yavaş azaba yaklaştırmaktır, nimete karşı nankörlükte bulunarak ebedî azaplara uğramalarına bir sebeptir. (Ey Rab'bimizl. Onların mallarını mahvet) Değiştir, başkalaştır ve helak eyle (ve) onların (kalplerinin üzerini şiddetle mühürle) kasvete uğrasınlar, imân için açık bir halde bulunmasınlar. (Tâki, onlar acıklı; azabı görünceye kadar imân etmesinler) O zamandaki bir imân ise bir ümitsizlik imânı olacağından kendilerine asla faide vermeyecektir.
 
89. (Allah) Buyurdu ki, ikinizin de duası kabul olunmuştur. Artık doğruluğa devam ediniz ve bilmez olanların yoluna tâbi olmayınız.
89. Hz. Musa'nın bu duası ve niyazı üzerine Allah T e âlâ da vahy ederek (buyurdu ki:) Ya Musa!. (İkinizin de) Senin de, kardeşin Hanımın da (duası kabul olunmuştur.) Hz. Musa, dua ederken Hz. Harun da âmin diyormuş, böyle âmin demek de bir duadır, yapılan duanın kabulünü niyazdır. Maamafih Harun Aleyhisselâm da ayrıca dua etmiş olabilir. (Artık doğrulukta devam ediniz) insanları dine davet etme peygamberlik vazifesini yerine getirmesi, inkarcıları deliller ile susturma hususunda sebat eyleyiniz (ve bilmez olanların yoluna tâbi olmayınız) yani: Dine ibâdet ve itaate, ilâhî fiillerde ki hikmet ve faydaya akılları ermeyen, câhil kimseler gibi düşünmeyiniz. Bir takım cahiler vardır ki: Bir dua yapıldı mı onun hemen kabul edilip isteğin derhal karşılanacağını zanneder, karşılanmadı mı ümitsizliğe düşer. Böyle acele istemek ve ümitsizlik ancak cahillerden şudur eder. Halbuki: Bir duanın kabul edilmiş olası için istenilen şeyin hemen meydana gelmesi icabetmez. Onun hikmet gereği muayyen bir zamanı olabilir, o zaman gelmedikçe meydana gelmez. Bir de var ki, bazı istenilen şeylerin meydana gelmesi, hikmet ve faydaya aykırı olur. Artık onun herhalde meydana gelmesini istemek bir cehalet eseridir. Fakat meşru, hikmete uygun bir dua kabul edilir. Dua eden bunun meyvesini dünyada olmasa da âhirette görür. İşte Yüce Peygamberlerin duaları da vakitleri gelince kabul edilmiştir. Meselâ: Hz. Musa'nın duasiyle inkarcı olan kavmin servetleri yok olmuş, malları, ekinleri, mâdenleri, cevherleri taş kesilmiş, daha sonra Nil nehrinde boğularak dünya hayatları sona ermiş, uhrevî azaplara kavuşmuşlardır. İşte Kur'an'ı Kerim, onların bu akıbetlerini de beyan buyurmaktadır.

90. Ve İsrail oğullarını denizden geçirdik. Firavun ile askerleri ise zulmetmek ve saldırmak üzere onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihayet ona boğulmak yetişince dedi ki: Ben İsrail oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, imân ettim ve ben de müslümanlardanım.
90. Bu mübarek âyetler, Hz. Musa'nın dualarının kabul edilip kendisine tâbi olanlar ile beraber selâmet sahasına kavuşmuş olduğunu, onu inkâr eden Firavun ile ordusunun ise sular içinde boğulup gittiklerini bildirmektedir. Firavunun boğulacağı sırada Allah'ın birliğini tasdik etmiş ise de bu bir ümitsizlik imânı olduğundan kabul edilmeyerek kendisinin boğulduğunu ve başkalarına bir ibret olmak üzere cesedinin sahile atılmış olduğunu beyân etmektedir. Ve bu gibi Allah'ın kudretine şahitlik eden hârikalardan insanların çoğunun gafil bulunduklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Firavun, Hz. Musa ile ona imân eden İsrail oğulları kabilelerine pek çok ezâ ve cefâya başlamıştı. Hz. Musa'nın duası kabul olundu, kendisiyle kardeşi Hz. Harun'un ve onlara tâbi olan İsrail oğullarının Mısırdan çıkıp gitmelerine Allah tarafından müsaade verildi. Bunun üzerine toplanarak ansızın Mısır'dan çıkıp gitmeğe başladılar. Bunların bu hareketlerinden haberdar olan Firavun'un, pek çok kuvvetli bir ordusu ile bunları takibe başladı, İsrail oğulları. Bahri Ahmer = Bahri Kulzüm denilen Süveyş denizi kenarına gelmişlerdi. Düşmanları ise kendilerini takib edip duruyorlardı. Korkunç bir vaziyet!. Fakat Hz. Musa, aldığı ilâhî bir vahiyden dolayı asasını denize vurdu, bir harika olarak İsrail oğullarının oniki kabilesi için oniki yol açıldı, oralardan geçerek selâmet sahiline eriştiler. İşte Cenâb-ı Hak, bu hadiseyi bir ibret ve uyanma vesilesi olmak üzere şöylece beyân buyuruyor: (Ve İsrail oğullarını denizden geçirdik) onları koruyarak denizin sahiline çıkardık (Firavun ile askerleri ise) sırf küfrlerinden dolayı (zulmetmek ve saldırmak üzere) tecavüzde bulunmak için (onların) o Hz. Musa'ya tâbi olan İsrail oğullarının (arkalarına düşmüşlerdi) bu düşmanlar binlerce suvâri askerlerden ibaret idiler, denizdeki yolların açılmış olduğunu gördüler, öyle bir hârikanın hikmetini anlayamadılar, İsrail oğullarını tepelemek için hemen o açık yollara atıldılar, bir kudret ile, onları böyle bir felâkete sevketmişti, onlar ise bundan gafil bulunuyorlardı. Sular tekrar birleştiler, yolları kapadılar. Firavun ile ordusu sular içinde kaldı, (nihayet ona) Firavun'a (boğulmak yetişince) boğulup gideceğini anlayınca lisanı ile veya kalben (dedi ki: Ben, İsrail oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, imân ettim.) Artık kendisinin küfrünü anlamış, kurtulabilmesi için İsrail oğullarının imân etmekte oldukları kâinatın ilâhına imândan başka çare olmadığına kanaat getirmiş idi. Fakat bu, bir ümitsizlik imânı idi, bu haldeki bir imân, muteber değildir. O vakte kadar görmüş olduğu birçok mucizelere rağmen küfründe İsrar edip durmuştu. Şimdi öyle bir azabın ortaya çıktığını anlayınca imân etmiş (ve ben de müslümanlardanım) yani: Nefsimi Cenâb-ı Hak'ka teslim eden İsrail oğulları gibi samimi mü'minlerdenim, demişti. Ne yazık ki: Artık vakti geçmişti. Böyle bir imân kabule lâyık değildi. Özellikle Allah Teâlâ'ya imân ettiğini söylemi; ise de Hz. Musa'nın Yüce bir Peygamber olduğunu yine itiraf etmemi; gibi bulunuyordu. Yüce Allah'ın herhangi bir Peygamberini tasdik etmemek ise Cenab'ı Hak'ka imân etmemek hükmündedir.
 
91. Şimdi mi?. Ve sen muhakkak ki, evvelce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuş idin.
91. Firavun öyle boğulmak korkusuyla Allah Teâlâ'ya imân edince kendisine bir azarlama ve red olmak için denildi ki: (Şimdi mi?) İmân ediyorsun?. Şimdiye kadar aklın nerede idi?. Ne için acizliğini düşünmedin de rablık iddiasına cür'et gösterdin?. Ne için o mucizeleri inkâr ediyor, Hz. Musa'yı tasdik etmeyip bilâkis hayatına kasdetmek istiyordun?. (Ve sen muhakkak ki, evvelce) bu boğulma hâdisesinden önce senelerce (isyan etmiş) günahkâr bulunmuş, hakkı kabulden kaçınmış. Yüce bir Peygamberin ve ona imân edenlerin hayatlarına kasteylemis, (ve) müslümanlardan değil (bozgunculardan olmuş 'din) başkalarını saptırarak kendine taptırmak alçaklığını işlemiştin, artık senin böyle ölümünü görüp durduğun bir sırada imân etmenin ne ehemmiyeti olabilir?, ki, seni Allah'ın azabından kurtarsın, senin manevî hayatını temin edebilsin!.
 
92. Artık bugün senin cesedini kurtaracağız, tâki, senden sonra geleceklere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki, insanlardan bir çokları bizim âyetlerimizden elbette gafillerdir.
92. Ey Firavun!. (Artık) Senin helakin kaçınılmazdır. (Bugün) Ancak (senin cesedini kurtaracağız) yani: Senin cismini ruhsuz olarak denizden çıkarıp sahile alacağız, yahut seni elbisenden soyulmuş bir halde dışarı çıkaracağız, veyahut Firavun, altundan yapılmış bir zırh giyinmiş idi, onunla beraber sahile atılarak onun kendisi olduğu bu suretle de görülüp anlaşılacaktı. (Tâki) Ey Firavun sen (senden sonra geleceklere de bir ibret olasın) gerek İsrail oğullarına ve gerek daha sonra dünyaya gelecek milletlere senin bu felâkete uğramış olman bir uyanma vesilesi olsun, İste Allah Teâlâ'yı vaktiyle tasdik etmeyen, kendisine rablık rütbesi vererek halkı kendisine taptırmak isteyen herkesin ahlâkına, mukaddesatına engel olmak sevdasında bulunan bozguncu kimselerin âkibetleri böyle felâkettir. Artık bu gibi bozguncu kimseler için Firavun'un ve benzerlerinin uğramış oldukları korkunç akıbetler birer ibret levhası, birer uyanma vesilesi bulunmaktadır. (Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafildirler) Cenâb-ı Hak'kın varlığına, kudret ve büyüklüğüne, ilâhî dinin yüceliğine ve gerçek olusuna açıkça Şahitlik eden nice delilleri, hârikaları, güzelce tefekkür etmezler, dinsizlik, ahlâksızlık yüzünden nice kimselerin, kavimlerin helak olup gittiklerini, onların o müthiş, tarihî hallerini nazarı dikkate almazlarda cehalet ve sapıklık içinde yasar dururlar. Halbuki, Yüce Allah, öyle dinsiz, ahlâksız şahısların, cemiyetlerin baslarına gelmiş olan felâketleri insanlara böyle kutsî âyetleriyle haber vermektedir ki, bunları güzelce düşünerek kendi hayatlarını, İtikatlarını, ahlâklarını düzeltsinler ve tanzim edebilsinler, bu da insanlık hakkında Allah'ın rahmetinin bir eseridir. Allah Teâlâ cümlemize uyanıklıklar nasip buyursun Amin.. S üre'i Bakaredeki (40 -42 -47 - 56) inci âyetlere A'raf süresindeki (132 - 137)ncı âyetlere de bakınız!.
 
93. Ve and olsun ki. İsrail oğullarını salih = doğru bir yurda yerleştirdik. Ve onlara tertemiz şeylerden rızık verdik. Sonra kendilerine ilm gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphe yok ki, Rabbin onların arasında ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü hükmedecektir.
93. Bu âyeti celile, İsrail oğullarının kavuştukları nîmetlerden ve malûmattan sonra ihtilâfa düşmüş olduklarını ve bu yüzden âhirette muhakemeye tâbi olacaklarını şöylece bildirmektedir: (Ve and olsun ki. İsrail oğullarını salih) doğru, seçkin, hayır ve bereket sahası olan (bir yurda) Mısır'a ve Şam'a veya Şam, Fürs ve Ürdün diyarına (yerleştirdik) öyle razı olacakları, istifâde edecekleri yerlere indirdik. (Ve onlara temiz şeylerden rızık verdik) yani: Onları helâl, lezzetli meyvelere, sebzelere, sütlere, ballara vesaireye kavuşturduk. Firavun ile kavminin elleri altında olan yerlere İsrail oğullarını mirasçı kıldık. (Sonra kendilerine ilm gelinceye kadar) Tevrat'daki hükmler kendilerine tebliğ edilinceye değin o İsrail oğulları dinlerinde (ayrılığa düşmediler) Ne zaman ki, Tevrat nazil oldu, onu okudular, ondaki hül mleri öğrendiler, onu müteakip dinlerinde ihtilâfa düştüler. Yahut İsrail oğulları, Son Peygamber'in dünyayı şereflendireceğini kendi kitaplarında görmüş, okumuşlar idi, onun ortaya çıkacağına inanıyorlardı. Vaktaki, o Yüce Peygamber, gelip insanları İslâmiyete davet etti, onun peygamberlik iddiasındaki doğruluğu, mucizeler ile sabit oldu, bunu görüp bildikten sonra İsrail oğulları ihtilâfa düştüler, Abdullah Ibni Selâm ile ashabı gibi zatlar imân ettiler, bir çokları da sadece haset ve boş olma sevgisi nedeniyle o Yüce Peygamberi inkâra cür'et eylediler. (Şüphe yok ki, Rab'bin onların arasında ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında) kısaca Hz. Muhammed'in peygamberliği hususunda (kıyamet günü hükmedecektir.) Hakkı yerine getirenlerle iptal edenleri mü'min olanlar ile olmayanları seçip ayıracaktır.

94. Eğer sen, sana indirmiş olduğumuz şeylerden kuşkuda isen senden evvel kitap okumakta olanlardan sor. And olsun ki, sana hak Rab'binden gelmiştir. Artık şüphe edenlerden olma.
94. Bu mübarek âyetler de Rasülü Ekrem'in ilâhî vahye mazhar bir Yüce Peygamber olduğunun önceki kitaplarda zikredilmiş olduğunu, bunda bir şüpheye mahal bulunmadığını, bu hakikati yalanlayanların ise hüsrana uğrayanlardan olacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. (Eğer sen, sana indirmiş olduğumuz şeylerden) kıssalardan, tarihî olaylardan, İsrail oğulları ile Firavun'a ve kavmine ait hâdiselerden faraza (şüphede olmuş isen) yani: Etrafında bulunanların içinde böyle bir şüphe ve tereddütde bulunanlar var ise bu şüpheyi gidermek için (senden evvel kitap okumakta) Tevrat ve İncil gibi ilâhî kitapları okuyup içindekileri öğrenmiş (olanlardan sor) o şüphe edilen şeylerin birer hakikat olduğu o kitaplarda sabit, kendilerince muhakkaktır. (And olsun ki, sana hak) şüpheye ve tereddüde mahal bulunmayan kesin âyetler, ilâhî haberler sana (Rab'binden gelmiştir.) o şeyler sana hakkıyla bildirilmiştir. (Artık şüphe edenlerden olma) sahip olduğun kesin karar ve kanaatten ayrılma, o kat'î inancın üzerinde devam et.
 
95. Ve sakın Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan olma. Sonra ziyana uğramışlardan olursun.
95. (Ve) Ey Yüce Peygamber!, (sakın Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan olma) öyle inkarcıların sözlerine iltifat etme, öyle çirkin dinî hükmlere aykırı bir durumun, peygamberliğin sânıyla uzlaştırılması mümkün olamaz. Faraza o inkarcılara uyacak olsan, (sonra hüsrana uğramışlardan olursun) nefislerini zarar ve ziyana, felâkete mâruz bırakmış olanlara katılmış bulunursun. Halbuki, haddizatında masum olan Yüce bir Peygamberde böyle bir noksanlık düşünülmüş değildir.
Binaenaleyh Peygamber Efendimize böyle bir hitap, onun ümmetine hitap demektir. Bu gibi hitaplar, karşılıklı konuşmalarda cereyan eder. Meselâ: Bir hükümdar, bir vezirinin idaresi altındaki birçok kimselere bir muamelenin yasaklandığını anlatmak için o vezirine hitaben; "Sen şu muameleyi yaparsan hakkında şöyle bir ceza gerekir." der, bununla bütün o kimselere hitab etmiş olur. Çünki böyle bir hitap, daha fazla tesirlidir. Bununla beraber böyle bir hitap, bazen birşeyin mümkün veya vâki olmadığını başkalarına göstermek maksadına dayanmış olur. Meselâ: Hz. İsa'nın ilahlık dâvasında bulunmadığı Cenâb-ı Hak'ça bilinmektedir. Öyle olduğu halde: Ona hitaben: "Sen mi insanlara dedin ki? Beni ve validemi iki ilâh edinin" diye buyurulması, Hz. İsa'nın böyle bir iddiada bulunmadığını açıklayarak ona öyle bir isnatta bulunanları yalanlamak içindir.

Kaynak: https://www.tebyin.com/index.php?topic=1936.msg0;topicseen

  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi
Hizmet , Nimettir...

Gülzade

Allah razı olsun hocam selam ve dua ile...
  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Yukarı git