Tevbe Suresi 107. - 129. Ayetler

Başlatan Melek, 03 Ağustos 2019, 14:51:51

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Aşağı git

Melek

Tevbe Suresi 107. - 129. Ayetler

107. Ve o kimseler ki, zarar vermek için ve küfr için ve mü'minlerin aralarını ayırmak için ve evvelce Allah T e âlâ ile ve Resulü ile savaşa cür'et etmiş olanı beklemek için bir mescit edindiler ve yemin de edeceklerdir ki: Biz iyilikten başka bir şey kasdetmedik. Allah T e âlâ ise şahitlik eder ki, onlar şüphe yok yalancı kimselerdir.
107. Bu mübarek âyetler de müslümanların aralarını ayırmak, onlara zarar vermek için münafıkların din adına başka bir hileye baş vurmuş olduklarını teşhir etmektedir. Onların öyle kötü bir maksatla yaptırmış oldukları bir mescidde değil, sırf Hak rızası için yaptırılmış bir mabede devamın lüzumunu şöylece göstermektedir. (Ve o kimseler ki) Münafıklardan on iki şahıs ki, müslümanlara (zarar vermek için) Küba mescidine devam eden mü'minlere zarar vermek için (ve küfr için) nifaklarını kuvvetlendirmek için, Rasülü Ekrem'in aleyhinde bulunmak için (Ve mü'minlerin aralarını ayırmak için) Küba mescidinde namaz kılan müslümanların arasına ayrılık düşürmek için (ve evvelce Allah Teâlâ İle ve Resülu ile savaşa cür'et etmiş olanı beklemek için) yani: İslâm dinine düşmanlıkta bulunmuş, Rasülullah'a rakip kesilmek istemiş olan fasık bir rahip olan Ebu Âmir'in gelip kendilerine imamlıkta bulunması için (bir mescit edindiler) ki: Buna"mescid-i dırar" denilmiştir. (Ve) Bu münafıklar, sonra da gelip yalan yere (yemin edeeklerdir ki, biz) bu mescidi yaptırmakla (iyilikten başka birşey kasdetmedik) bununla müslümanlara kolaylık göstermek istedik, Küba mescidine veya mescid-i nebeviye gidemiyecek olan müslümanlar burada namaz kılsınlar diye bunu yaptırdık. (Allah Teâlâ şahitlik eder ki, onlar şüphe yok ki,) bu sözlerinde bu yeminlerinde (yalancı kimselerdir) onların maksatları başkadır, müslümanları parçalamaktır, müslümanların aleyhinde bir dârunnedve ve, bir nifak ocağı vücude getirmektir.

108. Onun içinde ebediyen namaz kılma. İlk günden beri takva üzere kurulmuş olan bir mescit, elbette onun içinde namaz kılmana daha lâyıktır. Onun içinde öyle bir takım adamlar vardır ki, tertemiz olmayı severler. Allah Teâlâ da çok temizlenenleri sever.

108. Artık Habibim!. Sen (Onun) o Dırar mescidinin (içinde ebediyen namaz kılma) onu bir mabed tanıyarak içinde durma (ilk günden beri) vücude getirildiği ilk zamandan itibaren (takva üzere kurulmuş olan bir mescid) yani: Küba mescidi veya Medine'i Münevveredeki mescid-i nebevi (elbette) muhakkak ki, veya and olsun ki, (onun içinde namaz kılmana daha lâyıktır.) öyle sonradan güzel bir niyete bağlı olmaksızın yapılan bir mescidde Yüce bir Peygamberin gidip durması, namaz kılması uygun değildir, (onun) O takva üzerine tesis edilmiş olan mabedin, o Küba mescidinin (içinde öyle bir takım adamlar) samimî müslümanlar (vardır ki, tertemiz olmayı severler) Allah'ın rızasına kavuşmak için günahlardan, verilmiş özelliklerden kaçınırlar, güzel ahlâk sahibi bulunurlar. Bunlar ensarı kiramdan seçkin bir cemaat demektir. (Allah Teâlâ'da çok temizlenenleri sever) yani: Maddî ve manevî kusurlardan kendilerini muhafazaya çalışanları ilâhî rızasına nail buyurur. Ne büyük bir mükâfat!.

§ Malûm olduğu üzere Rasülü Ekrem, Sallallahu Teâlâ Aleyhi Vessellem Efendimiz, hicret buyururken reblulevvelin ilk günlerinde idi ki, Medine'i Münevvereye pek yakın olan "Küba" köyünde Beni Neccar'dan bir zatın hanesinde misafir olarak birkaç gün kalmıştı. Bu müddet içinde "Küba mescidi"ni yaptıdı. Bu İslâm cemaati için ilk yapılan mübarek bir mescitdir. Daha sonra Küba köyünde bulunan on iki münafık orada başka bir mescit yapmışlar. Bunlar görünürde müslümanlara bir kolaylık göstermek istemişlerdi. Fakat asıl maksatları müslüman cemaati arasına ayrılık sokmak, orada toplanıp müslümanların aleyhine çalışmaktı. Hattâ İslâm düşmanı Ebu Amir adında bir rahip vardı ki, Huneyn gazvesinde yenilgiye uğrayan düşmanlar arasında bulunmuştu. Bu yenilgi üzerine Şam'a gitmiş, Kayser'den kuvvet alarak müslümanların üzerine gelip saldırmak hülyasında bulunmuştu. Bu İslâmiyet düşmanı da o münafıklara haber göndermiş, kendisini yaptırdıkları mescide İmam tayin etmelerini istemiş, onlar ile beraber müslümanların aleyhine çalışacağım bildirmişti. Fakat az sonra Şam tarafında gebermişti. Bu Dırar mescidini yapanlar! .Tebük seferine gitmek üzere hazırlanmış olan Hz. Peygamber'e müracaat ederek yaptırdıkları mescidde namaz kılarak kendilerine dua etmesini -melanetlerini saklamak maksadiyle- rica etmişlerdir. Aleyhisselâtü Vesselam Efendimiz de: Ben şimdi yolculuk üzere bulunuyorum, inşAllah dönünce gelir namaz kılarım diye buyurmuştu. Vaktaki Tebük seferinden döndü, o münafıklar yine müracaat ederek mescidlerine gitmesini istediler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olarak Rasülü Ekrem'in o nifak maksadiyle yapılmış olan bir mescide gidip namaz kılmasına Allah tarafından müsaade verimemiş oldu. Sonra da bazı zatlar gönderilerek o mescit yıktırılıp yaktırılmıştır.

Binaenaleyh bir mescidin makbul bir İslâm mabedi olabilmesi için helâl bir mal ile sırf Allah rızası için inşa edilmiş olması icab eder.

109. O halde binasını Allah T e âlâ'd an bir korku ve bir rıza üzerine kurmuş olan kimse mi hayırlıdır, yoksa binasını yıkılmakta bulunan bir yar'in kenarı üzerine kurup da onunla beraber cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi?. Allah Teâlâ da zalimler olan bir-kavmi hidayete erdirmez.

109. Bu mübarek âyetler yaptıkları hayır ve iyilikleri, güzel bir itikada, yüce bir maksada dayanarak yapmış olan kimseler ile onları münafıkça bir fikre, bir gayeye dayanarak yapan kimseler arasındaki farkı fevkalâde edebî, müte'sirli bir üslûp ile bildirmektedir. Ve münafıkların meydana getirdikleri şeylerin kendi yüreklerinde sürekli bir korku ve endişeye sebep olacağını ihtar eylemektedir. Şöyle ki: (O halde) yani: Mescidi Dîran yapan münaıkların halleri bilindikten sonra artık (binasını) mescid adına yaptığı yapısını (Allah Teâlâ'dan bir korku ve bir rıza üzerine) her türlü günahlardan sakınarak Allah'ın rızasına kavuşma temennisi gibi manevî bir esas üzerine (kurmuş olan kimse mi hayırlıdır) kendi hakkında ve insanlık hakkında faidelidir (yoksa binasını) mescidi Dırar gibi bir yapısını (yıkılmakta bulunan bir yar'in kenarı üzerine kurup da) yani: Gösteriş maksadiyle, dünyevî bir menfaat hırsiyle, müslümanların arasına ayrılık sokmak arzusu ile yapıp da (onunla beraber) öyle bâtıl bir maksada, bir gayeye dayanan binasiyle birlikte (cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi?) hayırlıdı. İşte şüphe yok ki, hayır ve saadet, öyle selâmet dairesinde yaşayan kimsede tecelli eder. Bilâkis zelilce bir şekilde cehennem ateşine düşüp giden bir şahısta ise hayır ve selâmet adına hiçbir şey tasavvur edilmez. İşte temiz itikatlı müslümanlar ile münafıklar arasındaki fark!.

Evet... Münafıklar, zalim kimselerdir. Kendi kötü hareketleriyle hem kendi nefislerine, hem de diğer insanlara karşı zulm etmekte bulunmuşlardır. (Allah Teâlâ da zalim olan bir kavmi hidayete erdirmez) Onları hayır ve saadete kavuşturmaz. Bilâkis onları cehennem vadilerinde ateşelere düşürmüş olur.


110. Onların kurmuş oldukları bina, onların gönüllerinde bir işkil olarak yok olmayacaktır. Meğer ki gönülleri parça parça olsun. Ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.
110. (Onların) O mescidi Dırarı yapan münafıkların (kurmuş oldukları bina) münafıkça bir maksattan dolayı mescid adıyla meydana getirdikleri müessese (onların gönüllerinde bir işkil) bir şüphe, bir vesvese, bir şek ve töhmet (olarak yok olmayacaktır.) Onların o yapmış oldukları bina, yıkılsa da yikiImasada onları daima endişe içinde bırakacaktır. Kendi münafıkça hallerini Rasûlullah'ın bilmiş olduğunu, haklarında nasıl bir muamele yapılacağını düşünüp duracaklardır. (İsterse, gönülleri parça    parça olsun) Kendilerinde düşünebilmek, anlayabilmek kabiliyeti kalmasın. Ancak onlar yaşadıkça korkular, düşünceler içinde kalacaklardır. (Ve Allah Teâlâ bilendir) Herşeyi tamamen bilir, onların o münafıkça halleri de Cenâb-ı Hak'ça bilinmektedir. Ve o Yüce yaratıcı (hikmet sahibidir) bütün emirleri, hükmleri, hikmet ve menfaata dayanmaktadır. O münafıklar hakkında gelecek olan ilâhî emir de bu hikmet cümlesindendir. Artık durumlarının sonunu düşünsünler!.

§ Bünyan: Yapı, bina, duvar demektir.

§ Sefa: Birşeyin kenan, ucu, bir tarafı manasınadır.

§ Cüruf: Uçurum, yar, altı boş, çukurlaşma, yıkılmaya yüz tutmuş yer demektir.

§ Hâr: Harap olmuş, yıkılmış ve düşmek üzere olan şeydir.

§ Rîbe: Şek, şüphe, töhmet demektir. Reyb de şek, şüphe ve ihtiyaç manasınadır. "Reybelmenûn" da musibet demektir..

111. Şüphe yok ki. Allah T e âlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet muhakkak onların olması karşılığında satın almıştır. Allah Teâlâ yolunda savaşacaklar da öldürecekler ve öldürüleceklerdir. Onların öyle cennete konulmaları, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da zikredilmiş, hak olan bir ilâhî va'ddır. Ve sözünü Allah Teâlâ'dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır?. Artık yapmış olduğunuz o alışverişten dolayı size müjdeler olsun ve işte bu, en büyük bir kurtuluştur.

111. Bu âyeti kerime, hak yolunda yapılan savaşların sahiplerine ne kadar faydalı olacağını müjdelemekte ve mü'minleri din yolunda fedakârlığa şöylece teşvik buyurmaktadır: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ mü'minlerden) Cenâb-ı Hak'ka ve onun Peygamberine ve o Yüce Peygamberin tebliğ etiği şeylere imân edenlerden (nefislerini, ve mallarını, cennet muhakkak onların) o müminlerin (olması karşılığında satın almıştır) yani: Hak yolunda nefisleriyle, mallariyle fedakârlıkta bulunacak mü'minler için yarın ahiret âleminde cennetler ihsan buyurulacaktır. Onlar dünyadaki o amellerinin karşılığında böyle mükâfata kavuşacaklardır. Bilinmektedir ki: İnsanların da, diğer bütün mahlûkların da olanca varlığı Cenâb-ı Hak'kın lûtfunun eseridir. Hepsinede hakikaten sahip olan Allah T e âlâ'd ir. Binaenaleyh hiç bir şeyi satın almaya muhtaç değildir. O böyle bir ihtiyaçtan uzaktır. Ancak böyle satın almak gibi tabirler, Cenâb-ı Hak'ka göre birer misâl getirme kabilindendir, o Kerem Sahibi Yaratıcının lûtfunun bir işaretidir. Kullarının hak yolundaki fedakârlıklarını Cenâb-ı Hak'kın büyük mükâfatlarla karşılaması, bir nevi alışveriş kabilinden gösterilmiş, kulların bu fedakârlıklarına lütfen büyük bir kıymet verilmiş oluyor. Evet... Mü'minler böyle bir iltifata lâyıktırlar. Çünki, onlar (Allah Teâlâ yolunda) İslâm dini uğrunda (savaşacaklar da) savaş meydanlarına atılacaklarda hem din düşmanlarını (öldürecekler) hem de o uğurda (öldürüleceklerdir) şehit düşeceklerdir. Hakkın Rızasını kazanmak için böyle fedakârlıklarda bulunacaklardır. (Onların) O mücahitlerin (öyle cennete konulmaları) hakkındaki Allah'ın vadi (Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da zikredilmiş) bu semavî kitaplarda tesbit edilmiş (hak olan bir ilâhî va'ddir) ki, mutlaka gerçekleşecektir. (Ve sözünü Allah Teâlâ'dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır?.) Elbette hiçbir kimse Cenâb-ı Hak'tan fazla sözünü yerine getirmeye güç yetiremez. Hak Teâlâ herşeye tam anlamıyla kadirdir, kullarına lütfen vâd ettiği şeye engel olabilecek hiçbir kuvvet bulunamaz. (Artık) Ey mü'minler!. Cenab'ı Hak ile (yapmış olduğunuz o alış verişten) nefsiniz ve mallarınız karşılığında cenneti satın almış olduğunuzdan (dolayı size müjdeler olsun) Siz bu ilâhî müjdeden dolayı sevinin, neşeleniniz, (ve işte bu) Böyle bir lütufa ulaşmak (en büyük bir kurtuluştur) bu, en muazzam bir nimettir, bir kurtuluş ve selâmettir. Ne mutlu bu müjdeye kavuşanlara. İşte hak yolunda yapılan samimî cihadın ebedî mükâfatı böyle pek büyüktür.

§   Rivayete göre Akabe gecesinde ensarı kiramdan yetmiş zat, Rasûlüllah ile beyatte bulunmuş yani: Onu tasdik ile kendisine bağlılık göstereceklerine dair söz vermişlerdi. Bunlardan "Abdullah İbni Revahe" namındaki zat "Ya Rasûlüllah!. Rabbin için ve kendi nefsin için dilediğini şart koş" demi;, Yüce Peygamber de "Rabbim için ibadet edip ona ortak koşmayınız, nefsim için de siz kendi nefsinizi, malınızı neden men eder iseniz beni de ondan men eyleyiniz" diye buyurmuş. Ensarı kiram da "biz böyle yaparsak bizim için ne vardır" diye sormuşlar, Rasûlü Ekrem de "cennet vardır" deyince O Seçkin Ensâr Bey atimiz, faideli oldu, bize kazanç temin etti, artık biz bunu asla bozmayın" demişler. Bunun üzerine de bu âyeti kerime nazil olmuştur.

112. -Onlar- tövbe edenlerdir, ibadette bulunanlardır, hamd edenlerdir, oruç tutanlardır, rükû'a, secdeye varanlardır, iyilik ile emir ve kötülükten alıkoyanlardır ve Allah Teâlâ'nın sınırlarını koruyanlardır. İşte -o- müminleri müjdele.

112. Bu âyeti celîle cennet ile müjdelenmiş mü'minlerin pek yüksek olan dokuz vasfını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (-Onlar-) Nefisleri ve maları karşılığında cenneti satın almış olan samimî mü'minler (tövbe edenlerdir) küfr ve isyandan kaçınıp tevbe ve istiğfar edenlerdir. (İbadette bulunanlardır) Cenâb-ı Hak'ka tam bir samimiyetle ibadete devam eyleyenlerdir, (hamd edenlerdir) Hak Teâlâ'nın verdiği dünyevî uhrevî nimetlerden dolayı kalp ve lisan yönünden şükre çalışanlardır, teşbih ve tehmitte bulunanlardır. (Oruç tutanlardır) Farz ve nafile oruçlara devam edenlerdir, (rukû'a, secdeye varanlardır) namaz kılanlardır, Cenâb-ı Hak'ka son derece hürmet için, kulluk için rukû'a ve secdeye kapananlardır, iyilik ile emir ve kötülükten alıkoyanlardır) Din bakımından güzel, istenen şeyleri halka tavsiye eden din yönünden çirkin, ve yasak olan şeylerden halkı men etmeğe çalışanlardır. (Ve Allah Teâlâ'nın sınırlarını) inancına göre, ibadetlere, muamelelere dair olan Islâmî hükümleri (koruyanlardır) bu pek önemli dokuz özelliği taşıyanlar hakikaten cennete lâyık zatlardır. (İşte) Resulüm!. Sen bu yüksek özellikleri taşıyan o (mü'minleri müjdele) artık onlar için ne büyük nimetler, mükâfatlar vardır, onlara müjdele.

§ Bilindiği üzere "seyahat" yolculuk, yer yüzünde bir müddet gezip yürümek demektir. Seyahatte bulunan kimseye "s'.âi.h" denir. Çoğulu: "Saihun" dur. Bu âyeti kerimedeki "saihun" dan maksat, çoğu müfessire göre oruç tutanlardır. Çünki oruç tutan bir zat, muvakkat bir zaman için yemekten, İçmekten, ailesiyle yakınlaşmaktan ayrılmış, ibadete devam etmiş olacağı cihetle bu haline "seyahat" kendisine ".s'.âi.h" denilmiştir. Bir de güzelce oruç tutan bir zat, bu sebeple birçok bereketlere, tecellîlere kavuşmuş olabilir, manevî bir makamdan diğer bir makama intikâl etmiş bulunabilir. İşte bu cihetle de oruca seyahat denilmiştir. Bununla beraber bazı müfessirlere göre bu âyeti kerimedeki "saihun" dan maksat, cihad için veya dinî ilimleri öğrenmek için

113. Peygamber için ve imân edenler için uygun değildir ki, müşrikler hakkında af talebinde bulunsunlar. İsterse akrabaları olsunlar. Onların cehennem ehli oldukları kendilerine açıkça belli olduktan sonra.

113. Bu mübarek âyetler, kâfirler ile öldüklerinden sonra da alâkadar olmanın caiz ve haklarında af talebinde bulunmanın meşru olmadığını gösteriyor bu yasaklamanın İslâm dinine mahsus olmayıp İbrahim dininde de mevcut olduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Peygamber için ve imân edenler için uygun) sahih, doğru, Allah'ın hükmüne uygun (değildir ki, müşrikler hakkında) yani: Küfr ve şirk üzere ölmüş olanlar veya küfr ve şirk üzere sebat edip duranlar hakkında (af talebinde bulunsunlar) çünkü bunların bu halde affa ulaşamayacakları Allah'ın bir hükmü gereğidir. (İsterse) O kâfirler, müşrikler o af talebinde bulunan kimsenin (akrabları olsunlar) kendilerinin anaları, babaları amcaları bulunsunlar. Bu affın böyle caiz olmaması (onların) o akrabadan olan dinsizlerin (cehennem ehli oldukları) yani küfr ve şirk üzere öldükleri (kendilerine belli olduktan sonra) artık af talebinde bulunmaya mahal kalmamış olur. Fakat bir mü'min zat, daha dünyada bulunup duran bir kâfirin imâna kavuşmak suretiyle Allah'ın affına ulaşmasını temenni edebilir. Nitekim bütün dinsizlerin imânı kabul edip de ahiret azabından kurtulmaları hakkında dua    ederiz. Fakat herhangi bir şahsın kâfir olduğu halde affa kavuşması asla temenni edilemez. Çünki öyle dinsizlerin ilâhî affa kavuşamayacakları Allah tarafından kesin şekilde beyân buyurulmu;tur.

§ Bir rivayete göre ashabı kiramdan bazıları sirk üzere ölmüş olan yakınları hakkında af talebinde bulunmuşlardı. Bunu müteakip bu âyeti kerime nazil olmuş, böyle bir af istemenin caiz ve fayda verici olmadığı bildirilmiştir.

114. İbrahim'in babası için af dilemesi ise ancak ona yapmış olduğu bir vadden dolayı idi. Ne zaman ki onun Allah için bir düşman olduğu kendisine belli oldu. Hemen ondan beri oldu. Şüphe yok ki, İbrahim elbette çok ah vah eden yumuşak tabiatlı bir zat idi.

114. (İbrahim'in babası) Az er hakkında (af dilemesi ise) bu yasaklamaya aykırı değildir, babası hakkında İbrahim Aleyhisselâm'ın af talebinde bulunması (ancak ona) o babasına evvelce (yapmış olduğu bir vadden dolayı idi) yani: Hz. İbrahim, vaktiyle babasına demişti ki: Senin hakkında imân konusunda başarılı olman için elbette dua edip af talebinde bulunacağım. Bu bir vâd idi veyahut İbrahim Aleyhisselâm'ın babası: Allah'ın dinini kabul edeceğine dair söz vermişti, böyle bir vadde bulunmuştu. İste bundan dolayı Hz. İbrahim af isteğinde bulunmuştu. (Ne zaman ki onun) Babasının (Allah için bir düşman olduğu) küfr üzere ölmesiyle veya Cenab'ı Hak'kın vahyen bildirmesiyle (kendisine) İbrahim Aleyhisselâm'a (belli oldu) Hz. İbrahim de (hemen ondan beri oldu) hakkındaki af talebine son verdi, yoksa babasının küfr üzere öldüğünü bildiği halde onun için af isteğinde bulunmuş değildir. Belki, daha küfr üzere ölmeden onun imâna kavuşarak ilâhî affa ulaşmasını temenni etmiş bulunuyordu. (Şüphe yok ki. İbrahim) Aleyhisselâm (elbette çok ah vah eden) bir çok dua ve niyazda bulunan (yumuşak tabiatlı,) eza ve cefaya tahammül gösteren, yumuşaklıkla muameleye devam eden (bir zat idî) iste onun bu ahlâkî fazileti idi ki, kendisini en sert tabiatlı olan babası hakkında af istemeye sevketmisti.

§ Bir rivayete göre Hz. Ali radiallahü T e âlâ anh, bir müslümanın müşrik olan ana ve babası hakkında af isteğinde bulunduğunu görmüş: "Sen müşrik oldukları halde onlar için af talebinde bulunur musun" diye buyurmuş. O da demiş ki: İbrahim Aleyhisselâm, anası, babası müşrik oldukları halde onlar için af isteğinde bulunmuş değil midir?. Hz. Ali, bu hadiseyi Rasülü Ekreme arzetmis, bunun üzerine bu âyeti celîle nazil olmuştur.

115.  Allah Teâlâ bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra onlara sakınacakları şeyi açıkça bildirmedikçe onları sapıklığa düşürecek değildir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şeyi tamamiyle bilicidir.

115. Bu mübarek âyetler, müşrikler için af talebinde bulunmanın men edilmesi hakkındaki ilâhî emir gelmeden evvel yapılmış olan af isteklerinden dolayı mü'minlerin sorumlu olmayacaklarını bildiriyor, ve öyle müşriklerden alâkalarını kesecek olan mü'minlerin Allah'ın yardımına kavuşacakları için öyle müşriklerin yardımlarından mahrum kalacaklarını düşünmelerine sebep bulunmadığına işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ bir topluluğu doğru yola ilettikten) onları İslâmiyet'e nail buyurduktan (sonra onlara sakınacakları şeyi açıkça) vahiy yoluyla (bildirmedikçe) yasak olan şeylerin nelerden ibaret bulunduğunu yeteri derece beyan buyurmadıkca (onları) o doğru yola erdirmiş olduğu kullarını bilahara yasaklanacak ve men edilecek şeyleri evvelce yapmış olduklarından dolayı (sapıklığa düşürecek) sapıklar hakkında yapacağı şeyi onların haklarında da yapacak (değildir) meselâ: Şarap içilmesi bilahara yasaklanmıştır. Bu yasaktan evvel onu içmiş olanlar bundan mes'ul olmayacaklardır. Elverir ki, bu yasaktan sonra içmesinler. İste müşrikler hakkındaki af talebinde bulunmanın yasaklanmasına dâir hüküm gelmeden evvel yapılmış olan af isteklerinden dolayı da bunu yapan müslümanlara bir mes'uliyet gerekmeyecektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ herseyi tamamiyle bilicidir.) Artık ey müminler!. Sizin için yapılması uygun olup olmayan şeyleri de bilir beyan buyurur. Bu açıklamadan evvel yapmış olduğunuz şeylerden dolayı sizi ilâhî rahmetinin bir eseri olarak sorumlu tutmaz.

116. Muhakkak ki; Allah Teâlâ, bütün göklerin ve yerin mülkü onundur. Diriltir de, öldürür de. Ve sizin için ondan başka ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.

116. (Muhakkak ki. Allah Teâlâ) Öyle bir kâinatın Yaratıcısıdır ki, (bütün göklerin ve yerin mülkü) bir ortak ve benzeri olmaksızın tamamen (onundur) o Yüce Mabudundur. Bütün varlıklar onun mülkü, hâkimiyeti altında bulunmaktadır. O Ezelî Yaratıcı (diriltir de öldürür de) dilediği kulunu imân ile yaşatır, imân ile öldürür ve dilediği diğer bir kulunu da küfr üzere yaşatır, küfr üzere öldürür. Onun ilâhî fiillerine kimsenin itiraza selahiyeti yoktur, (ve) Ey insanlar!, (sizin için ondan başka ne) Hakikî, daimî (bir dost) bir dost, bir koruyucu (vardır) ki, sizi koruyabilsin, (ne de) ondan başka hakikî bir halde (bir yardımcı) bir muavin vardır ki, sizi ilâhî azaptan kurtarabilsin. Artık bir kısım müşriklerin yardımlarından vesaireden mahrum kalacağınızı düşünmenize mahal yoktur.

§ Rivayete göre bu af talebinde bulunmanın yasaklanması hakkındaki âyet nazil olunca bir kısım mü'minler vaktiyle yapmış oldukları af talebinden mes'ul olacaklarını düşünerek korkmuşlardı. Bazı mü'minler de müşrik olan yakınlarından alâkalarını büsbütün kesince onların yardımlarından mahrum kalacaklarını düşünmeğe başlamışlardı. Bunun üzerine bu iki âyeti celîle nazil olmuş, onlara teselli vermiştir.

117. Andolsun ki. Allah Teâlâ, Peygambere ve o güçlük zamanında ona tâbi olan muhacirler ile ensâra tövbe nasib etti. Onlardan bir gurubun kalpleri az kalsın eğilecek bir hâle geldikten sonra tövbelerini kabul buyurdu. Şüphe yok ki, onların hakkında o, çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.
117. Bu mübarek âyetler, pek meşakkatli olan Tebük gazvesi sebebiyle meydana gelen ve terki daha uygun bulunan bazı hâdiselerden dolayı Rasülü Ekrem ile eshabı kiranınım ilâhî affa uğramış olduklarını ve kısacası savaştan geri kalıp da bilahara pişmanlık gösteren üç zatın da tövbelerinin kabul buyurulmuş olduğunu şöylece kendilerine müjdelemektedir. (Andolsun ki) muhakkak ilâhî bir lutuftur ki (Allah Teâlâ Peygambere) Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a (ve o güçlük saatinde) o Tebük seferi esnasındaki nakil vasıtalarının, gıda maddelerinin vesairenin noksanlığından dolayı pek meşakkatli olan bir sefer esnasındaki o vakte "saati u'.s.r" denilmiştir. (Ona) O Yüce Peygamber'e (tâbi olan muhacirler ile ensâra tövbe nasib etti.) Yani: Rasülü Ekrem Hazretleri Tebük gazvesi sırasında bir takım münafıkların savaştan geri kalmalarına izin vermiştir. Bu "terki evlâ, zelle = en uygun olanı terketme ve sürçme" kabilinden bir müsaade idi. İşte bundan dolayı Yüce Peygamber af edilmiş, mes'ul tutulmamıştır. Ashab-ı Kirama gelince onlar da bu gazveyi ağır görmüş, başlangıçta bundan korkmuş iseler de sonra fikir değiştirerek savaşa atılmış olduklarından dolayı için bu hal onlar için bir tövbe mesabesinde bulunmuştur. Maamafih onların vaktiyle yapmış oldukları bazı kusurlar olabilirdi. Sonra bu ağır gazaya koşmuşlar, ağır sıkıntılara katlanmış olduklarından dolayı bu onlar için bir tövbe makamında olarak önceki kusurlarının affına, sevap kazanmalarına vesile olmuştur. Hattâ (onlardan bir zümrenin) Ebu Lübâbe ve arkadaşları gibi bazı zatların (kalpleri az kalsın eğilecek bir hale geldikten sonra) yani: O meşakkatli vaziyetten dolayı cihada katılmaktan geri kalmak gibi kalbî eğilimlerde bulunduklarında, sonra yine sabr ve sebat ederek Rasülü Ekrem'den ayrılmamaları sebebiyle (tövbelerini) Cenâb-ı Hak (kabul buyurdu) onları mükâfatlara ulaştırdı. (Şüphe yok ki) Allah Teâlâ (onların) o mü'min kullarının (hakkında o) Kerem Sahibi Yaratıcı (çok esirgeyicidir) çok şefkat ve lütuf sahibidir ve (çok merhametlidir) af ve rahmeti pek fazladır. Onlara nice ihsanlarda bulunur. Tövbelerinin kabulü de bu cümledendir.

118. Ve üç kişiye de ki: Geri bırakılmışlardı, hattâ yeryüzü genişliğiyle beraber onların üzerine dar gelmişti. Kalpleri kendilerine darlaşmıştı ve Allah Teâlâ'ya sığınmadan başka ondan sığınacak bir şey bulunmadığını anladılar. Sonra onlara tövbekar olmaları için tövbe nasip buyurdu. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ'dir, tövbeleri en çok kabul eden, çok merhametli olan ancak, o'dur.

118. (Ve üç kişiye de) Cenâb-ı Hak tövbe nasip buyurdu (ki, gerî bırakılmışlardı.) vaktiyle mazeretleri ne kabul ve ne de reddedilmeyip haklarında ilâhî bir emrin ortaya      çıkmasına kadar beklenilmişti. Bunlar da Tebük gazvesinden geri kalmış olan Şair Kab Ibni Eşref, Hilâl Ibni Ümeyye ve miraret Übnür Rebi adındaki zatlar idi. (Hattâ yeryüzü) Olanca (genişliğiyle beraber onların üzerine dar gelmişti* o kadar ruhen bir sıkıntıya, bir üzüntüye düşmüşlerdi. Cihatdan geri kaldıkları ve henüz affa kavuşmadıkları için bir korku ve keder içinde yaşıyorlardı, (kalpleri kendilerine darlaşmıştı) Neşeden, güvenden mahrum kalmışlardı. Tövbelerinin kabulü geriye kalmış olduğudan dolayı heyecan içinde yaşıyorlardı, (ve Allah Teâlâ'ya sığınmadan başka) Ona iltica ederek af talebinde bulunmadan gayrı (ondan) o Yüce Yaratıcının azap ve cezasından kaçıp (sığınacak) iltica edecek (birşey bulunmadığını anladılar) o Kerem Sahibi Mabudun cezasından kurtulmak için yine onun lûtf ve keremine sığınmaktan başka çare bulunamayacağına kanaat getirdiler. (Sonra) O Kerem Sahibi Yaratıcı da (onlara tövbekar olmaları için tövbe nasip buyurdu) onları tövbeye muvaffak kıldı. Bu tövbelerinin kabulü elli gün sonra kendilerine müjdelendi. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ'dır) Tevbeleri kabul eden ve merhamet sahibi olan. Evet... (tövbeleri en çok kabul eden) isterse günahlar pek çok olsun, ve (en çok merhametli olan) kullarını birçok atlara lütuflara kavuşturan (ancak o'dur) o lütf ve yardımı sonsuz olan Yüce Mâbud'tur. Artık daima onun ilahlık dergâhına sığınarak aflar, yardımlar niyaz etmeliyiz. Bu mübarek âyetler bizleri tevbe edip af dilemeye sevk etmektedir.

119. Ey imân edenler!. Allah Teâlâ'dan korkunuz ve doğrular ile beraber olunuz.

119. Bu mübarek âyetler, mü'minleri Allah Teâlâ'dan korkmaya, salih zatlar ile aynı hal üzere olmaya davet ediyor. Gerek Medine ahalisi için ve gerek etrafındaki aşiretler için Rasûlü Ekrem'den ayrılmanın kendi nefislerini korumak için o Yüce Peygamber'in yolunu takip etmemenin, onunla beraber cihada çıkmamanın uygun olamayacağını ihtarda bulunuyor, ve Allah yolunda uğrayacakları sıkıntıların mükâfatını göreceklerini kendilerine müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Siz günahları: Peygamberimize muhalefeti terketmek suretiyle (Allah Teâlâ'dan korkunuz) bütün yapacağınız ve terkedeceğiniz şeyler hususunda Allah'ın hükmüne aykırı hareketlerden sakınırız, Rasûlullah'ın davetine icabet ederek onunla beraber gazaya çıkılması da bir takva gereğidir. Bunun aksine hareket ise takvadan mahrumiyet demektir. Ve ey müminler!. Siz (doğrular ile beraber olunuz) yapmış olduğunuz yeminlerde, sözlerde veya Allah'ın dininde söz, fiil ve kalp yönünden doğru olan Rasûlü Ekrem ile ve onun seçkin ashab-ı kiramı ile beraber olunuz, onlara muhalefette bulunmayınız.

"İnsana sadakat yakışır, görse de ikrah"

"Yardımcısıdır doğruların Hz. Allah"

§ Ibni Abbas Hazretlerinden rivayete göre bu âyeti kerime, kitap ehli arasından İslâmiyet'i kabul edenlere hitab etmektedir. Buyumlmuş oluyor ki: Ey Kitap Ehli!. Siz de muhterem muhacirler ile, ensarı kiram ile berber olunuz, doğruluk vesair ahlâkî güzellikler hususunda onlar ile aynı yolda bulununuz. Selâmet ve saadetiniz bununla mümkündür.

120. Ne Medine halkı için ve ne de onların civarında bulunan Bedeviler için doğru olmaz ki. Allah Teâlâ'nın Resulünden geri kalsınlar ve onun kendi nefsinde ne yaptığına bakmayıp da kendi nefislerine rağbet göstersinler. Çünki onlara Allah yolunda ne bir susuzluk ve ne bir yorgunluk ve ne de bir açlık isabet etmez ki ve ne de kâfirleri kızdıracak bir mevkie ayak basmazlar ki ve ne de bir düşmana kaşı bir muvaffakiyete nail olmuş olmazlar ki, ancak onun karşılığında kendileri için bir salih amel yazılmış olur. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ, iyilik yapanların mükâfatını zâyetmez.

120. (Ne) Bir hicret yurdu olan mübarek (Medine ahalisi için ve ne de onların civarında) Medine'i Münevvere'nin bütün nahiyelerinde (bulunan bedeviler için) Müzeyne, Cüheyne, Eşe a ve Gıfar gibi kabileler için (sahih) doğru (olmaz ki. Allah Teâlâ'nın resulünden geri kalsınlar) onun emrine muhalefet etsinler, onunla beraber cihada çıkmaktan kaçınsınlar. (Ve onun) O Yüce Peygamber'in (kendi nefsinde ne yaptığına) nasıl cihadı seçmiş, olduğuna (bakmayıp da kendi nefislerine rağbet göstersinler) kendi şahıslarını korumak için o Yüce Peygamber'in izinden ayrılsınlar, onun tercih buyurmuş olduğu cihadı kendileri tercih etmesinler. Bu nasıl doğru olabilir?. (Çünki onlara Allah yolunda ne) az (bir susuzluk ve ne de bir yorgunluk ve ne de bir açlık isabet etmez ki) mutlaka onun mükafatını görürler. (Ve ne de kâfirleri kızdıracak bir mevkie ayak basmazlar ki) öyle bir yeri piyade ve süvari olarak işğâl etmiş olmazlar ki (ve ne de bir düşmana karşı bir muvaffakiyete) onları öldürmek, esir almak, yerlerini feth eylemek gibi bir galibiyete (nail olmazlar ki, illâ onun) bu beyân olunan muamelelerden, başarılardan herbirinin (karşılığında kendileri için bir salih amel yazılmış olur.) Onların bu yüzden sevaplara, mükâfatlara kavuşmuş olmaları. Kerem ve merhamet sahibi olan Yüce Mabudumuzun ilâhî bir va'di gereğidir, mutlaka gerçekleşecektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ iyilik edenlerin) Hak yolunda beden ve mal yönünden fedakârlıkta bulunanların (mükâfatını zâyetmez) onları herhalde nice sevaplara, nimetlere kavuşturacaktır. İşte hak yolunda cihada iştirak de bir ihsandır. Bunun da pek çok mükâfatı vardır. Artık bu hususta mazeretsiz Rasülullah'tan ayrılmak nasıl uygun olabilir?.

121. Ve -onlar- ne küçük ve ne de büyük bir nafaka sarfetmezler ki, ve bir vadiyi dolaşmış olmazlar ki, illâ onlar için yazılır. Tâki, yaptıklarından daha güzeli ile Allah Teâlâ onları mükâfata kavuştursun.

121. Bu mübarek âyetler, müslümanların hak yolunda yapacakları harcamalardan ve seferlerden dolayı büyük mükâfatlara kavuşacaklarını müjdeliyor. Ve müslümanlardan bir grubun dinî ilimleri tahsil ile kendi kavimlerini irşat etmeye ve aydınlatmaya dinî hükmlere muhalefetten men etmeye ve sakındırmaya çalışmaları lüzumunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Onlar, o mücahit müslümanlar (ne küçük) isterse bir tutam ot olsun (ve ne de büyük) Hz. Osman'ın dağıtmış olduğu gibi pek büyük bir servet olsun (bir nafaka) İslâm ordusu için vesair muhtaç olanların geçimleri için birşey (sarfetmezler ki) ancak onların amel defterlerine yazılır (ve) onlar (bir vadiyi) hak yolunda herhangi bir yere gidip (dolaşmış olmazlar ki, illâ onlar için) amel defterlerine sevap (yazılır) onların bu infaklan, bu hareketleri tesbit edilir (tâki, yaptıklarından daha güzeli ile) daha üstünü ve daha fazlasiyle (Allah Teâlâ onları) o infakta, seferde bulunanları (mükâfata kavuştursun) onlara birçok sevaplar nimetler ihsan eylesin. § Bu âyeti celîle, hak yolundaki cihadın ve infakın fazilet ve ehemmiyetine bir delildir. Nitekim bir hadisi şerifte de:: Bir müslüman, bir gazada bulunacak dindaşının nafakasını, nakliye vasıtasını temin etmek gibi bir şekilde ona yardımda bulunmuş olsa kendisi de bilfiil gazada bulunmuş gibi sevaba kavuşur.

Diğer bir hadisi şerifte de şöyledir:: Allah yolunda bir günlük nöbet beklemek, düşmanı gelmesi muhtemel bir yolu muhafazaya çalışmak, dünyadan da ve dünyada bulunan şeylerden de hayırlıdır. Artık İslâm mücahitlerinin halleri ne kadar gıptaya, takdire lâyık bulunmuş olduğu pek güzel anlaşılmış olmuyor mu?.

§ Vadi, asıl lügatte, dere, iki dağ arası, su kanalı demektir. Çoğulu "Evdiye" dir. Mutlak anlamda yeryüzüne, ve tarz ve uslüba da vadi denilmektedir.

122. Ve maamafih bütün müminlerin birden toplanıp sefere sıkmaları doğru değildir. Onların herbir fırkasından bir grup din de geniş bilgi elde etmeye çalışmalı ve kavimlerine dönünce de onları ikaz etmelidirler. Umulur ki, onlar sakınırlar.

122. İslâmyet'te cihad ve İlim tahsili, birer mühim vazifedir. (Maamafih bütün mü'minlerin birden toplanıp) cihad için veya İlim tahsili için (sefere çıkmaları doğru değildir) bu doğru ve yerinde bir hareket olamaz. Nasıl ki, hepsinin de oturarak lâzım gelen cihada ve İlim tahsiline gitmemeleri de caiz değilse bu da öğledir. Özellikle (onların) İslâm cemiyetlerinin (her bir fırkasından) her taifesiden (bir grup dinde geniş bilgi sahibi olmaya çalışmalıdır. Bu uğurda İlim merkezlerine girerek yeteri derecede lüzulu ilimleri tahsile gayret etmelidir. (Ve) Bu zatlar, tahsillerini tamamlayarak (kavimlerine dönünce de onları ikaz etmelidirler) kendi dindaşlarına dinî hükmleri bildirerek onlara muhalefetin nekadar sorumluluk gerektireceğini söylemelidirler, böyle bir muhalefetin ne gibi azaplara sebebiyet vereceğini bildirerek o dindaşlarını korkutmalıdırlar, onların haklarında böyle iyilik sever olmalıdırlar. (Umulur ki, onlar) O cemaat böyle elde edecekleri dinî bilgiler sayesinde dînen yasak, ahlaken kötü olan şeylerden (sakınırlar) kendilerini mes'ûliyetten kurtarırlar, temiz, takdire lâyık bir sosyal kurul örneği olurlar.

Bu âyeti celîle gösteriyor ki: Bir İslâm toplumu için gerekli olan başlıca iki vazife vardır. Biri cihad, diğeri de İlim tahsili, İslâm varlığını korumak için bunlara kesin ihtiyaç vardır. Bir düşmana karşı müslümanlardan bir kısmının savaşa katılması, bir farzı kifayedir. Artık diğer kısımlarının da bu savaşa katılmaları mutlaka lâzım gelmez. Zaten katılmaları da menfaata uygun olmaz. Fakat düşmana karşı koyulabilmesi için bütün müslümanların harbe katılmasına lüzum görüldüğü takdirde harbe katılabilecek güce sahip olan her m üs l umanın buna iştirak etmesi icabeder ki, o zaman cihad, umuma yönelik bir farz olmuş olur. Hepsinin de savaşa katılması lâzım gelir. Buna "Nefirlam" denir. Fakat böyle bir harekete çok kere lüzum görülmez, bu halde yurdun diğer ihtiyaçları başıboş bir halde kalmış olur ki, bu uygun değildir.

İlim tahsiline gelince: Bir İslâm ülkesinin muhtaç olduğu şeylerin başında dinî bilgiler gelir, İslâm dinine göre her müslümanın dinî vazifelerini yerine getirebilecek: Her erkek ve kad derecede        bilgi sahibi olması bir farzdır. Nitekim bir hadisi şerifte: müslüman için İlim talebinde bulunmak bir farzdır. Her müslüman, namazına, orucuna, aile hayatına vesaireye ait dinî vazifelerini öğrenmelidir. Fakat dinî bilgiler pek fazladır, her müslüman bunları ayrıntılı olarak tahsil edip bilemez. Bunları bilmek bir ihtisas meselesidir. Binaenaleyh bunları İslâm cemiyetleri arasından birer grubun güzelce tahsil etmesi lâzımdır. Bu da bir farzı kifayedir. Hepsi de bunu t erke d erse Allah katında mes'ul olurlar. Artık böyle bir ihtisas sahibi olan zatlar, öyle maddî, geçici bir mevki, bir nimet sahibi olmak için değil, sırf Allah rızası için dindaşlarını irşada çalışmalıdırlar, onlara lâzım gelen bilgiyi vermelidirler, dinî hükmlere muhalefet edenleri ilâhî azab ile korkutmalıdırlar, onları uyandırmaya gayret etmelidirler. Bu onların bir vazifesidir. Bu zatların böyle verdikleri öğütlere riâyet etmek de cemiyetin üzerine düşen bir vazifedir. Öyle iyilik sever öğütleri, uyanları takdir ödememek ise, bir nankörlük, bir kadir bilmezlik alâmetidir. Velhâsıl:

Bir gurubun dinî ilimleri tahsil ederek geniş bilgi sahibi olması, büyük bir vazifedir. Nitekim bir hadisi şerifte:: Cenab-ı Hak, bir kulunun hayra kavuşmasını dilerse onu dinde malumat sahibi eder ve ona doğru yola gitmeyi ilham buyurur.

§ Fıkıh, lügatte bilmek, anlamak, herşeyin mahiyetine vâkıf olmak suretiyle güzelce anlamaktır. Istılahta: Fıkıh, bir kimsenin amel yönüyle lehine ve aleyhine olan şer'i hükmleri ayrıntılı delilleriyle beraber bir meleke halinde bilmesi demektir. İmamı Âzam Hazretleri de fıkıhı söyle tarif etmiştir: Fıkıh, insanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bitmesidir. "Bu tarife göre fıkıh ilmi, hem ibadetleri, pratiğe ait hususları ve hem de inanç ve ahlâka ait meseleleri içine almaktadır. İste bu meseleleri bilmek, bir fekahattir. Böyle bir bilgi sahibi olmaya çalışmak da "tefekkuh" demektir. Bu mes'eleler! bilen bir zâta da "fakıh" denir ki çoğulu: fukahâdır.

123. Ey imân edenler!. Kâfirlerden yakınınızda bulunanlar ile savasın ve onlar sizde bir şiddet bulsunlar ve biliniz ki. Allah Teâlâ sakınanlarla beraberdir.
123. Bu mübarek âyetler, cihad hususunda müslüm an I arın hareket prensiplerini tâyin ve düşmanlara karsı bir kuvvet ve güç gösterilmesi lüzumuna tenbih buyuruyor. Dinsizlerin başkalarını da dinden mahrum bırakmak için inen süreler ile alay ettiklerini bildiriyor. Fakat bu sürelerin inişinin mü'minlerin imânını, o dinsizlerin de küfrlerini arttırmaya sebep olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey müslümanlar!. Ey seçkin sahabiler!, (kâfirlerden civarmızda) Yurdunuzun çevresinde, en yakın yerlerinde (bulunanlar ile savasın) evvelâ onlara karsı savaşa atılınız. Bunlardan maksat, ya Medine'i Münevvere havalisinde bulunan Beni Kureyze, Beni Nadir Yahudi'leridir, Veya Hayber ahalisür. Veya Bağdat vesaireye göre Medine'i Münevvereye yakın bulunan Şam'daki Puntlardır. Bu ülkelerdeki fırsat bekleyen düşmanlar dururken onları bırakıp uzaktaki düşmanlar ile savaşta bulunmak idare ve siyaset bakımından uygun değildir. Bunun içindir ki, müslümanlar, evvelâ kendi ülkelerine yakın bulunan düşmanları ile savaşmakla emrolunmuslardır. Bir kere bütün düşmanlara karsı birden hareket etmek zordur, en yakın düşmanlar ile harbe başlamak ise kolaydır, âlet ve edavat vesaire itibariyle de daha az zahmetlidir. Ve ihtiyata da daha uygundur. Bununla beraber bunda bir dinî lütuf da vardır. Müslümaların cihaddan asıl maksadlara insanlığı dine, saadete kavuşturmaktır. Bu halde müslümanlar, kendilerine daha yakın komşu durumunda bulunan kimselerin dîne, saadete kavuşmaları İçin çalışmayı, başkaları için çalışmaya tercih etmiş olacaklardır ki, bu da komşuluk adına bir iyilikten, hayrı tavsiye etmekten başka birsey değildir, (ve) Ey Müslümanlar!. (Onlar) O düşmanlarınız (sizde bir şiddet) bir kuvvet, bir sabır ve dayanıklılık (bulsunlar) bu hal onların fikir değiştirmelerine sebep olur, İslâmiyet'e karşı koyamayacaklarını anlayarak dostluğa eğilim gösterirler, belki de Islâmiyeti kabul ederek selâmet-eererler. (Ve biliniz ki. Allah- Teâlâ sakınanlar ile beraberdir) yani: Herhangi bir cemaat Allah'tan korkar, ilâhî dine sarılır, onun hükmlerine uyarsa Cenâb-ı Hak'kın yardımına zafer ve lütfuna kavuşur. Binaenaleyh ey müslümanlar!. Siz de o yolda hareket edeceğinizden dolayı Allah'ın lütfuna mazhar olacaksınızdır. Ne büyük bir müjde. Nitekim bu hakikat tecelli etmiş, İslâm orduları az bir zaman zarfında doğu ve batıda nice bölgelere hâkim olmuşlardır.


124. Ve ne zaman bir süre indirilmiş olunca onlardan kimi der ki: Bu hanginizin imânını arttırdı?. Fakat o kimseler ki, imân etmişlerdir, artık onlara imânı arttırmıştır ve onlar sevinirler.

124. (Ve ne zaman) Rasülü Ekrem'e Allah tarafından (bir süre indirilmiş olsa) Kur'an'ı Kerim'in bir kısım âyetleri nazil olsa (onlardan) o münafıklardan (kimi) kardeşlerine veya mü'minlere (der ki: Bu) sürenin inişi (hanginizin imânını arttırdı?.) tasdikini fazlalaştırdı, kanaatine bir fazlalık verdi. Bu münafıklar, böyle düşünsünler!. (Fakat o kimseler ki, imân etmişlerdir) Islâmiyetin yüceliğini anlayıp onu kabul eylemişlerdir, (artık) O sürelerin böyle azar azar inişi (onlara imânı arttırmıştır) onların kalplerinde kesin bir ilmin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Onların bir kısım hakikatleri öğrenmelerini temin etmiştir, (ve onlar) O sürelerin böyle inişi ile (sevinirler) bunlardaki dinî ve dünyevî menfaatleri anlar, bilgileri artar, sevinç içinde kalırlar.

125.  Fakat kalplerinde bir hastalık olanlara gelince -o sürenin nüzulü- onların küfrlerine küfr katıp arttırmıştır ve onlar kâfirler oldukları halde ölüp gitmişlerdir.

125. (Fakat kalplerinde bir hastalık olanlara) Kendisinde şüphe ve münafıklık gibi, kötü inanç gibi manevî bir hastalık bulunanlara (gelince) o sürenin inişi (onların küfrlerine     küfr katıp arttırmıştır.) yani: Onlar manevî bir pislik olan öyle kötü kanaatler!, alaycı hareketleri yüzünden daha kâfirce bir vaziyete düşmüşlerdir. (Ve onlar, kâfir oldukları halde) Cenabı Hak'kın indirdiği âyetleri inkâr ederek (ölüp gitmişlerdir.) yani: Onların artık imâna ulaşmayı? küfr ve nifak üzere ölüp gidecekleri kesinleşmiştir. Bu onların öyle kötü hareketlerinin bir neticesidir.

§ Rics, Necaset, kötü koku, çirkin iş, maddî ve manevî pislik, azap ve ıstırap mânâsında kullanılmaktadır. Küfre de manevî bir pislikten ibaret olduğu için "rics" denimiştir. Maddî bir pislik su ile temizlenebilir, manevî bir pislik ise temizlenemez. Binaenaleyh manevî bir pislik olan küfr, maddî bir pislikten daha kötüdür, daha ziyade kaçınılması lâzımdır. Çünki manevî bir pislik sahibini ebedî selâmetten mahrum bırakır.

126. Ya görmüyorlar mı ki, onlar her yıl mutlaka bir defa veya iki defa bir fitneye, bir belâya tutuluyorlar da sonra tövbe etmiyorlar. Ve onlar düşünüp ibret de almıyorlar.

126. Bu mübarek âyetler, bir takım dinsizlerin vakit vakit uğradıkları musibetlerden ders almadıklarını bildiriyor. Onların ilâhî dine ait hükümlere karşı alaycı bir vaziyet almak alçaklığında bulunduklarını haber veriyor, İnsanlık hakkında pek iyilik sever olan Yüce Peygamber'in üstün özelliklerini beyan buyuruyor. O Yüce Peygamberin inklıarcılara karşı ne şekilde hareket edeceğini, Cenâb-ı Hak'ka dayanarak kulluk lisanını Allah'ın zikri ile nasıl süsleyeceğini gösteriyor ve O Yüce Resûl'u teselli ediyor. Şöyle ki: (Ya) O münafıklar, o inkarcılar (görmüyorlar mı) hiç bakıp da düşünmüyorlar mı (ki, onlar her yıl mutlaka bir veya iki defa) yani çeşitli defalar (bir fitneye, bir belâya tutuluyorlar) hastalıklara, yoksulluklara uğruyorlar, savaşlarda bulunmaya mecbur kalıyorlar, çeşit çeşit sıkıntılara mâruz kalıyorlar (da sonra) yine münaf ırklarından, sözlerini bozmuş olduklarından dolayı (tövbe etmiyorlar) kusurlarını bilip Cenâb-ı Hak'kın af ve lûtfuna sığınmıyorlar. (Ve onlara düşünüp ibretde almıyorlar) Başlarına gelen belaların neden ileri geldiğini anlamıyorlar, kendilerine verilen o öğütlerin ne kadar uyulmaya lâyık bulunduğunu düşünmüyorlar, münafıklarını terke, hareketlerini düzeltmeye çalışmıyorlar. Yüce Peygamber'in ilâhî desteğe kavuştuğunu ve ona hizmetin faidelerini hiç düşünmüyorlar.

127.  Ve her ne zaman bir süre indirilse bazıları bazılarına bakıverirler, sizi bir kimse görüyor mu diye endişede bulunurlar. Sonra da savuşup giderler. Allah Teâlâ onların kalplerini çevirmiştir. Çünki onlar öyle bir kavimdirler ki, güzelce anlayamazlar.

127. (Ve her ne zaman) Münafıkların kötü hareketlerini bildiren (bir süre indirilse) Rasülü Ekrem'e vahiy yoluyla bildirilse o münafıkların (bazıları bazılarına bakıverirler.) gözleriyle alaycı bir şekilde birbirine bakarak o sürenin beyanlarını kalben inkâra cür'et gösterirler. Yahut o süreyi celîleye karşı bir hiddete, bir kızgınlığa tutulurlar, (sizi bir kimse görüyor mu? Diye endişede bulunurlar) yani: Bu sürelerin açıklamalarını duymamak için meclisi terkedecek olsanız, sizi mü'minlerden bir kimse görecek midir?. Eğer görmeyecek ise hemen meclisi terkediniz, aleyhinizdeki sözleri dinlemeyiniz ve eğer görecekler ise bir yerde oturup kalınız, münafıklığınızı onlara sezdirmeyiniz, (sonra da savuşup giderler) O aleyhlerindeki âyetlerin okunduğu meclisi terkederek münafıklıklarında sebat edip dururlar. (Allah Teâlâ onların kalplerini çevirmiştir.) Onlar öyle hakkı kabulden kaçınarak peygamber meclisinden ayrılmak istedikleri için Cenab'ı Hak da onların kalplerini imândan, hidayet nurundan mahrum bırakmıştır. Veyahut mahrum bıraksın. (Çünki onlar) O münafıklar (öyle bir kavimdirler ki, güzelce anlayamazlar) onlar kötü düşünceleri, hakkı düşünmekten mahrum olmaları sebebiledir ki, öyle imândan, hidayetten mahrum kalmışlardır. Bu mahrumiyet, onların o münafıkça ve inkarcı şekildeki hareketlerinin bir cezasıdır.

128. And olsun, size kendi cinsinizden bir Peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız onun üzerine pek güç gelir, üzerinize çok düşkündür. Mü'minler hakkında pek şefkatli ve pek merhametlidir.

128. (And olsun) Ey Arap kavmi veya ey diğer insanlar!. (Size kendi cinsinizden) Meleklerden değil, sizin gibi insan olan ve pek seçkin, pek büyük bir şeref ve fazîlete sahip bulunan (bir Peygamber geldi ki) o Hz. Muhammed Aleyhisselât-ü Vesselamdır. Hz. İbrahim'in, neslinden en seçkin bir kabile arasından muhterem bir aileye mensuptur. Onun hayatındaki temizlik, yücelik herkesçe bilinmektedir. Ve o Yüce Resul, en yüksek ahlâk ile vasıflanmıştır, özellikle o öyle merhametli bir Peygamberdir (ki, sizin sıkıntıya uğramanız) fena şeyleri yaparak sapıklık içinde kalmanız, hidayetten mahrum bulunmanız (onun üzerine pek güç gelir) sizin o kötü hallerinizden dolayı şiddetli bir üzüntü duyar, hâlinize acır, o kadar şefkatli bir durumda bulunur. Evet... O mübarek Peygamber (üzerinize çok düşkündür.) hidayete ermenizi pek fazla ister sizlerin iyi hal sahibi olmanızı pek çok arzu eder. Evet... İnsanlık hakkında sırf rahmet olan o Yüce Peygamber (müminler hakkında) rahmet ve merhamet itibariyle (pek şefkatlidir (ve) günahkâr olan mü'minler hakkında da, (pek merhametlidir) onların tövbe ederek Allah'ın affına uğramalarını çok arzu buyurur.

Evet... Yüce Peygamberimiz, en yüksek ahlâkî olgunluklara sahiptir. Bütün insanlık hakkında iyilik severdir ki, ister ki, hepsi de İman şerefine kavuşarak selâmet ve saadete ersinler. Cenâb-ı Hak da o muhterem Resulünü, kendi yüce varlığına ait olan "reüf ve rahim" isimleriyle vasıflandırmıştır. Başka hiçbir yüce Peygamber böyle iki ilâhî isimle vasıflanmamıştır. Bu da mübarek Peygamberimize ait bir ayrıcalıktır. Ve Cenab'ı Hak, o seçkin Peygamberimize şu mânâ da hitâbederek onu teselli etmektedir.

129. Eğer yüz çevirirlerse artık de ki: Allah Teâlâ bana kâfidir. Ondan başka mabut yoktur. Ben ancak ona dayandım ve o pek büyük olan arşın sahibidir.
129. Yüce Resulüm!. Sen Peygamberlik vazifeni yerine getirmiş bulunuyorsun (Eğer) kendilerine İslâm dininin hükümlerini tebliğ etmiş olduğunu bir takım kimseler onları kabul etmeyip de (yüz çevirirlerse) imândan kaçınırlarsa (artık) sen üzülme, üzerine düşen vazifeyi tam bir lütf ve merhametle yerine getirmiş bulunuyorsun, o inkarcılara de ki: Allah Teâlâ bana kâfidir) size bir ihtiyacım yoktur. Bana O Kerem Sahibi Yaratıcı, yardım eder, beni muvaffakiyetlere kavuşturur, (ondan başka mâbud yoktur) Ondan başka ibadet ve itaate lâyık, onun hükümlerini redde kaadir, onun iradesine, kudretine muhalif hareketlere güç yetirebilen bir kimse bulunamaz. (Ben ancak ona) O azamet ve kudret sahibi olan, ortak ve benzerden uzak bulunan Kâinatın Yaratıcısına (tevekkül ettim) bütün vazifelerimde başarımı ondan bekledim. Bütün başarıları ondan beklerim, ondan başka hiçbir kimseden korkmam. (Ve o) Yüce Yaratıcı (pek büyük olan arşın sahibidir) bütün kâinatın hakîmidir. Artık bütün insanlık, bütün akıl ve irfan sahipleri O Kerem Sahibi Ezelî Mabuda imân etmeli değil midir?. Ona sığınarak, dayanarak bütün muvaffakiyeti onun yüce zatından niyazda bulunmalı değil midir?. Ya âlemlerin ilâhı. Biz âciz kullarını senin hidayet yolundan mahrum bırakma. Hz. Muhammed hürmetine âmin!.

§ Übeyy Ibni Kaab Radiallahü Teâlâ anhdan rivayet olunduğuna göre Kur'an-ı Mübinin en son nazil olan âyetleri bu süre'i celîlenin işbu (128 ve 129) uncu son iki âyetinden ibarettir. Gerçeği Allah bilir.


Kaynak: https://www.tebyin.com/index.php?topic=1932.msg26825

  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Yukarı git