En'âm Suresi 101. - 130. Ayetler

Başlatan Melek, 01 Ağustos 2019, 14:37:34

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Aşağı git

Melek

En'âm Suresi 101. - 130. Ayetler

101. O semâlan ve yeri yoktan var edendir. Onun için nasıl çocuk olabilir?. Ve onun için bir eş de yoktur ve herşeyi o yaratmıştır ve o her seyi tamam iyi e bilendir.
101. (O) eş ve benzerden uzak olan Allah Teâlâ (semâlan ve yeri yoktan var edendir.) onları birer örneği geçmemiş olduğu halde üstün kudreti ile yoktan meydana getirmiştir. Artık (Onun için) öyle bir Yüce Yaratıcı için (nasıl çocuk olabilir?.) o bütün kâinatın yaratıcısı iken, bütün mahlukatından beri iken onun yaratmasıyla bilahara meydana gelen herhangi bir fert onun çocuğu olabilir mi?. Bunların hepsi de onun birer mahlûku değilmidir?. (Ve) Maamafih (onun için bir eş de yoktur.) ki, o zannedilen çocuk ondan doğmuş olabilsin, (ve herşeyi o) eşsiz yaratıcı, yoktan (yaratmıştır) öyle yaratılmak özelliği taşıyan herşeyi o hikmet sahibi yaratıcı, yaratıp vücude getirmiştir. Onun evlâdı diye sandığınız şeyler de onun birer mahlûkudur. Cenab'ı Hak, kendi mahlûku ile aynı cins olmaktan uzaktır. Evlât ise aynı cins kimseler arasında düşünülebilir. Maamafih yaratılma itibariyle bütün kâinat müşterek değil midir?. O halde bu mahlûklardan bir kısmına nasıl olur da böyle evlâtlık ayrıcalığı verilebilir?, (ve, o) celâl sahibi yaratıcı (herşeyi tamamiyle bilendir.) ona hiçbir şey gizli kalamaz, o herkesin maksadını, inancını da bilir. Artık o müşrikler düşünmeli değil midir ki, bu yanlış inançlarından dolayı Allah katında sorumlu olacaklardır. O ezelî yaratıcı, cisim ve sonradan olmaktan insanî özelliklerden tamamen uzaktır. Bütün kâinat onun birer mahlûkudur. Çocuk ve çocuğa ihtiyaçtan uzak ve beridir. Binaenaleyh onun herhangi bir mahlûku onun evlâdı olmak selâhiyetine asla sahip olamaz.

102. İşte Rab'biniz Allah Teâlâ'dır. Ondan başka mabut yoktur. Herşeyi yaratan o'dur. Artık ona ibâdet ediniz. Ve o herşey üzerine vekildir.

102. Bu mübarek âyetler de Hanlığına, birliğine, yaratıcılığına ait deliller zikredilen Allah'ın zatından başka gerçek mabudun bulunmadığını bildirmektedir. Ve Cenab'ı Hak,    bütün mahlûklarının hal ve tavırlarını tamamiyle bildiği halde onun kutsal varlığını' hiçbir kimsenin tam bir anlayışla idrâk edemeyeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûklara mâbutluk isnat eden müşrikler!. (İşte Rab'biniz) yaratıcınız, mabudunuz (o) vasıfları yukardaki âyetlerde beyan olunan (Allah Teâlâ'dır.) Yaratıcılık ve mâbutluk ona mahsustur. (Ondan başka mâbud yoktur.) Onun hiçbir ortak ve benzeri mevcut değildir. (Herşeyi yaratan) yoktan meydana getiren ancak (o'dur) onun yaratıcılığında hiçbir ortağı bulunamaz (Artık ona) Yüce Allah'a (ibâdet ediniz.) o'ndan başkası ibâdete lâyık değildir. (Ve o) Yüce Allah (herşey üzerine vekildir.) bütün mahlûkâtının yaradılışını yaşayışını üzerine alan, onları gözeten, rızıklandıran ancak o Kerem Sahibi Yaratıcıdır. O halde o'ndan başkasına nasıl yaratıcılık isnat edilebilir?. Ondan başkası mâbutluğa nasıl lâyık görülebilir?..

103. Gözler onu- görüp- idrâk edemez. O ise bütün gözleri idrâk eder. Ve eşyayı pek iyi bilen, herşeyden haberdardır.

103. Bütün kâinatın ezelî yaratıcısı olan Allah Teâlâ öyle bir yüce mabuddur ki: (Gözler) Yani: Göz sahipleri (onu görüp idrâk edemez.) Mahlûklarının fanî gözleri o Yüce Yaratıcıya erişemez, onu tam bir idrakle görmez. Bu, insanlığın güç ve kabiliyetinin dışındadır. (O) İlim ve hikmet sahibi yaratıcı (ise bütün gözleri) bütün mahlûkâtını tamamiyle görür, ilmen kuşatır, çünki o'na hiç birşey gizli kalamaz, (ve o) Yüce Mâbud, (lâtiftir) cisim olmaktan uzaktır, pek kutsî bir nurdur. Artık o'nu gözler nasıl tam anlamıyle görüp idrâk edebilir?. Fakat o, (habirdir.) bütün mahlûkâtının varlıklarından, gizli ve açık hal ve tavırlarından haberdardır. Bunların hepsini de tam manâsiyle görür, bilir.

§ Lâtif, lügatte rakik, yani ince yumuşak manasınadır. Zıt anlamlısı: Kesiftir, (kaba, yoğun) Bu mânâ, Allah hakkında, mümkün değildir. Cenâb-ı Hak'kın lâtif ismine sahip bulunması, çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Şöyle ki: Hak Teâlâ'nın bütün yaptığı işler lâtiftir. Nitekim insanları ve diğer birçok hayat sahibi mahluklar! ufak, ince zerrelerden, cüzlerden meydana gelen harika bir halde yaratmıştır, kendilerinde büyük bir zerâf et tecelli etmiştir. Ve Hak Teâlâ mahlûkatına acıma, merhamet etme, lütfetme ve nîmet verme hususunda lâtiftir, gayet letafet sahibidir. Ve yine Cenâb-ı Hak, kulları hakkında lâtiftir, lütuf sahibidir, onları itaatlarından dolayı sevaba nail buyurur, onların âsilerine de tövbe etmelerini emrederek haklarında ilâhî merhametini gösterir. Ve yine o kerem sahibi yaratıcı, kullarına güçlerinin üstünde birşey emretmez, ve onlara hak ettiklerinin üstünde lütuf ve ihsanda bulunur, İşte kâinatı yaratanın lâtif olması, bu gibi yüce lütuflarından dolayıdır.

§ İdrâk lâfzı da herşeyin mahiyetini, hakikatini kavramak tamamiyle bilmek demektir. Binaenaleyh bu âyeti kerimede nefy'edilen idrakten maksat, Cenâb-ı Hak'kın tek olan varlığını tam bir idrakle görüp tamamen anlamaktır ki, bu hiçbir mahlûk için mümkün değildir. Bütün kâinatın Yüce yaratıcısını o kadar azamet ve kudretiyle beraber tamamiyle görüp anlayabilmeğe kimin gücü kâfi gelebilir?. Fakat tek olan varlığını bu dünyada bir tecelli neticesi olarak bir hadde kadar görmek, insanlık için mümkündür. Bundan dolayıdır ki, Hz. Musa böyle bir rû'yeti (görmeyi) temenni etmişti. Cenâb-ı Hak da bu rû'yeti haddizatında mümkün olan bir hadisenin meydana      gelmesine bağlamıştı ki, o da dağın yerinde sebat edip kalabilmesi idi. Maamafih bu rû'yeti dünyada kimseye nasip olmamıştır. Yalnız Rasûlü Ekrem

Efendimiz Mi'rac gecesi böyle bir rû'yete nail olmuştu. Nitekim:
Andolsun onu, Sidretü'l-müntehânı yanında önceden bir defa daha görmüştü. (Necm, 53/13 - 14) âyeti kerimesi bunu ifâde etmektedir. Kıyamet gününde ve cennette ise mü'minler, Cenâb-ı Hak'ki mekândan    münezzeh olarak göreceklerdir. Bu hususa dâir birçok hadis vardı = Şu ayı nasıl hepiniz üst üste yığılmadan rahatça görebiliyorsanız, Rabbinizi de şüphesiz o şekilde göreceksiniz.) hadisi şerifi bu cümledendir. Bu rü'yet hakkında   ümmetin icmai da meydana gelmiştir. Şu kadar var ki, bu rü'yet, Allah'ın hakikatine ait, tam bir kavrayışla bir idrâk mahiyetinde bulunmayacağından:  âyeti  kerimesindeki  olumsuzluğa muhalif değildir. Artık Haricîlerin,  Mutezilenin, ve  Mürcielerden  bazılarının  bu  âyeti  kerimeye dayanarak Allah'ı görmenin tamamen imkânsız olduğuna hükmetmeleri doğru değildir. Bununla beraber deniliyor ki: bu âyeti kerime de Cenâb-ı Hak'ki gözlerin göremiyeceği beyan olunuyor, binaenaleyh başka yüce bir kuvvetin yaradılmasıyle bu rü'yetin vâki olacağı mümkündür, düşünülebilir.

Şu da deniliyor ki: Bu âyeti kerimedeki görememeden maksat, bütün gözlerin göremez olduğudur. Binaenaleyh bu rû'yete bazı gözler muvaffak olabilir. Nitekim: Hz. Peygamber'e bütün insanlar imân etmedi denilse insanların bazısı imân etti denilmiş olur. Gerçeği Allah bilir.

104. Muhakkak size Rab'biniz tarafından basiretler gelmiştir. Artık kim görürse kendi lehinedir, kim de görmezse kendi aleyhinedir. Ve ben sizin üzerinize bir bekçi değilim.
104. Bu mübarek âyetler, kendilerine Allah'ın yüceliğini zikreden, ilâhî dinin kutsiyetini açıklayan âyetler tebliğ edilmiş bir kavme hareket tarzlarını göstermektedir. Ve insanlığa karşı kesin ve açık delillerin ileri sürülmesindeki hikmetlere işaret etmektedir. Rasülü Ekrem'in ne ile vazifeli olduğunu da açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef insanlar!. (Muhakkak size Rab'biniz tarafından basîrciler) Deliller, sizi aydınlatacak, sizi hakikatlerden haberdar eyleyecek parlak parlak hüccetler, (gelmiştir.) bunları size ilâhî vahye mazhar olan Yüce Peygamber tebliğ etmiştir. (Artık kini görürse) Bu deliller sayesinde hak ve hakikati kim görür anlarsa (kendi lehinedir) bu görüş kendisinin menfaatine, kendisinin kurtuluş ve selâmetine aittir. Bilâkis bu delilleri, kanıtları (kini de görmezse) böyle açık hakikatları görmek istemiyerek kör kesilirse bu da (kendi aleyhinedir.) bunun günahı; mes'uliyeti kötü neticesi kendi zararınadır, kendisinin felâketine sebebtir. Resulüm!. Onlara de ki: (Ve ben sizin üzerinize bir muhafız değilim) ben sizin fiil ve hareketlerinizi gözetleyici değilim, benim vazifem tebliğdir, ben sizi ilâhî azap ile uyarıcı bir Peygamberim. Bütün amellerinizi, maksatlarınızı tesbit eden, ona göre sizlere karşılık verecek olan, ancak Allah Teâlâ'dir.

105. Ve işte biz âyetleri böyle türlü türlü beyan ederiz. Tâki onlar: Sen ders almışsın, desinler. Ve biz onu bilen bir kavim için açıkça beyan edelim.

105. (Ve işte biz âyetleri) Bir nice hakikatları ortaya koymak ve açıklamak Allah'ın birliğini, yüceliğini beyan etmek ve vuzuha kavuşturmakla ilgili delilleri (böyle) Kur'an-ı Kerim'de tekrar tekrar ve muhtelif şekillerle (türlü türlü) Uslüb ile birer hikmetli tarz ile (beyan ederiz.) inşaların dikkat nazarlarına, ilâhî bir lütuf olarak defalarca sunarız. (Tâki onlar) O hakikatları kabulden kaçınan inkarcılar. Ya Muhammedi, (sen ders almışsın desinler) Bu bize tebliğ ettiğin şeyler, birer ilâhî vahy değildir, belki eski, uydurma masallardan ibarettir, sen bunları başkalarından ders alarak öğrenmişsin diyerek daha fazla azabı haketmiş olsunlar. (Ve) Maamafih biz o delilleri öyle tekrar tekrar sana vahy ettik, tâki (biz) bu vesîle ile (onu) o delillerin gösterdiği Allah'ın birliği inancını veyahut" bu delilleri kapsayan Kur'an'ı Kerim'i (bilen) İlim ve irfan sahibi bulunan (bir kavim) Allah'ı birleyen bir cemaat (için açıkça beyan edelim.) onlar böyle kesin, parlak burhanlar ile kâinatı yaratan Allah'ın  varlığını, hikmet ve kudretini anlamaya delil bulurlar, bunlardan istifâde ederler. Artık bu delilleri kabul etmeyen kimselerin ne değeri vardır!. Onların o bâtıl isnatlarına hangi akıl sahibi kıymet verebilir?.

106. Sen Rab'bin tarafından sana vahy olunana tâbi ol, ondan başka ilâh yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir.

106. Habibim!. Ya Muhammedi. Aleyhisselâm: (Sen) O inkarcılara bakma, onların sözlerinden dolayı üzülme. (Rab'bin tarafından sana vahy olunana) Kur'an-ı Kerim'in beyanlarına (tâbi ol) davranışlarını ona göre tâyin et. Sen kesin olarak bilirsin ki, (o'ndan başka ilâh yoktur.) ilahlık, mâbutluk, yaratıcılık ancak onun kutsal varlığına mahsustur. Sen onun hükümlerine uymaya devam et dur. (Ve müşriklerden yüz (evir.) Onların sözlerine bakma, onlar öyle şirk üzere devam edip dururlarsa lâyık oldukları cezalara en yakın zamanda kavuşurlar. Sen Resulüm!. Vazifeni yerine getirdiğinden dolayı rahat olabilirsin. Artık sana yönelecek bir sorumluluk yoktur.

107. Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi onlar şirke düşmezlerdi. Ve seni onların üzerine bir bekçi kılmadık, ve sen onların üzerine bir vekil de değilsin.

107. Bu mübarek âyetler, Rasûlü Ekrem'in aleyhinde söylenilen akılsızca sözlerden ve bir takım kimselerin küfr ve şirk içinde yaşayıp durmalarından üzüntülere düşmemesi için kendisine bir teselli mahiyetindedir. Ve öyle putperest kimselerin o cahilce hareketlerinden dolayı üzülerek onlara, onların putlarına müslümanların, bir karşılığa uğramamaları için sövmemeleri tavsiye buyrulmaktadır. Şöyle ki: O müşrikler kendi kötü iradeleriyle küfr ve şirk içinde yaşamaktadırlar. Onların üzerinde ilâhî bir zorlama mevcut değildir. Cenâb-ı Hak onların küfrünü onların o irâdelerinden dolayı takdir buyurmuştur. (Ve eğer Allah Teâlâ) Onların imânını zorla (dileseydi onlar şirke düşmezlerdi.) fakat böyle bir irâde, insanlığın mükellefIyetlndekl hikmete aykırıdır. Cenâb-ı Hak, insanlığı bu imtihan sahasına getirmiş, kendilerini bir takım vazifelerle mükellef tutmuş, onları kendi irâdelerine göre imâna ve küfre sevk eylemiştir. Binaenaleyh onların şirke düşmeleri kendi kötü hareketlerinin, kabiliyetlerini kötüye kullanmalarının bir neticesidir. Artık Resulüm!. Onların hallerinden, sözlerinden dolayı üzülme (Ve seni onların üzerine bir muhafız kılmadık) Sen onları gözetmek ve korumakla mükellef değilsin. Sen ancak onlara hidâyet ve saadet yolunu göstermekle emrolunmuşsun. Sen bu vazifeni yerine getirdiğin için artık onların o kötü amellerinden sorumlu bulunmamaktasın. (Ve sen onların üzerine bir vekil de değilsin.) Sen onlara ilâhî hükümleri tebliğ etmek onları hikmetli öğütlerle irşad etmekle emrolunmuşsun. Yoksa onları o fenalıklardan zorla men etmeğe, onların işlerini bizzat idare etmek ve yönetmekle emrolunmuş değilsin. Onların düzeltmeleri uğrunda kendini üzüntüye düşürmeğe mecbur bulunmamaktasın.

108. Allah'tan başkasına tapanlara sövmeyiniz. Sonra onlar da bilmeksizin Allah Teâlâ'ya düşmanlıkla söverler. Öylece her ümmete amellerini süslü gösterdik. Sonra dönüşleri Rab'lerinedir. Artık onlara ne yaptıklarını haber verecektir.

108. Ve ey inanan ve Allah'ı birleyen zatlar!. Öyle (Allah'tan başkasına tapanlara sövmeyiniz.) bir takım bâtıl ilâhlara ibâdet eden müşriklere bu ibadetlerinden dolayı sövmeyiniz. Yahut onların Allah'tan başka taptıklarına, putlarına söğüp durmayınız. Meselâ: Sizlere de, putlarınıza da lanet olsun, veya siz de putlarınız da kahr olunuz demeyiniz. (Sonra onlarda) O müşrikler de bir karşılık verme hissine kapılarak (bilmeksizin) Cenâb-ı Hak'ka karşı saygı gösterme ve O'nu yüceltmenin lüzumunu düşünmeksizin (Allah Teâlâ'ya düşmanlıkla söverler.) siz de onların böyle rezillikte bulunmalarına sebebiyet vermiş olursunuz. İşte (Öylece) o putlara tapanlara   kendi irâdelerinin bir cezası olmak üzere yaptıkları hareketlerini kendilerine süslü gösterdiğimiz gibi diğer (hür ümmete de) kabiliyetlerine, irâdelerine göre (amellerini süslemîşîzclir.» Müminlere karşı hayrı, Allah'ın rızâsına uygun fiil ve hareketleri süslü gösterdiğimiz gibi kâfir ve münafıklara da şerri, kendi felâketlerine sebebiyet verecek olan zararlı hareketleri süslü göstermiş bulunuyoruz. Ve onları böyle bir imtihan âleminde yaşatmaktayız. (Sonra) Hepsinin de (dönüşleri Rab'lerinedir.) hepsi de âhirette Alemlerin Rabbinin manevî huzurunda toplanacaklardır. (Artık) O İlim ve hikmet sahibi olan Yaratıcı da (onlara) dünyada iken (ne yaptıklarını haber verecektir.) onların bütün işledikleri hayırlı ve zararlı şeyleri bildiğini onlara hemen gösterecektir, onlara göre mükâfat veya ceza verecektir. Binaenaleyh o putlara tapanlar da o gün belâlarını bulacaklardır. Onlara dünyada iken sövüp durmağa lüzum yoktur.

§ Rivayete göre müslümanlardan bazı zatlar: Müşrikleri uyandırmak onlara tapındıkları şeylerin iIâh lığına lâyık olmadıklarını anlatmak için onların putlarına söver, onların helake uğramış, uğursuz şeyler olduklarını söylerlermiş. Bu hâl ise müşriklerin bir cehalet ve gücenme sebebiyle Cenâb-ı Hak'ka kaşı dil uzatmalarına sebebiyet verebilir. İşte böyle bir sakıncadan dolayı müslümanlar öyle sövmekten yasaklanmışlardır. Çünkü böyle bir sakıncadan dolayı doğru bir hareketi bile terk etmek icap eder.

109. Ve Allah Teâlâ'ya olanca kuvvetleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara bir mucize gelirse elbette ona imân edecekler. De ki: Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Size ne bildirecektir ki o mucize geldiği vakit de yine imân etmeyeceklerdir.

109. Bu mübarek âyetler de müşriklerin sözlerinde sebatkâr olmadıklarını, onlara ac.il;, parlak herhangi bir mucize gelse yine şirk ve küfürlerinde İsrar edip duracaklarını, nihayet bu azgınlıklarının cezasına kavuşacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Mekke müşrikleri Rasülü Ekrem'e müracaat ettiler, (Ve Allah Teâlâ'ya olanca) güç ve gayretleriyle, olanca etkili (kuvvetleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara) kendi istekleri gibi (bir âyet) bir mucize, bir harika vücude (gelirse elbette ona) o âyete, böyle mucizelerin hepsine de (imân edecekler.) artık hiçbirini inkârda bulunmayacaklar. Resulüm!. Onlara (De ki: Ayetler ancak Allah'ın katındadır.) ben bir uyarıcıyım, bir tebliğciğim, öyle hârikaları vücude getirmek ancak Allah'ın kudretine aittir. Allah'ın dileği tecelli ederse öyle istediğiniz hârikalar vücude gelebilir. Fakat         ey müminler!. Ey o müşriklerin imâna gelmesini arzu eden müslümanlar!. (Size ne bildirecektir ki, o âyet) O istedikleri harika vücude (geldiği vakit de) onlar (yine imân etmiyeceklerdir.) onlar yine inkâra devam edeceklerdir. Çünki onların o kötü irâdelerinden, (irkin hareketlerinden dolayı Allah Teâlâ onların kalplerini mühürlemiştir. Onlar imân etmek kabiliyetlerini kaybetmişlerdir.

110. Ve biz onların kalplerini ve gözlerini ona evvelce de imân etmedikleri gibi tersine döndürürüz. Ve onları o azgınlıkları içinde körükörüne yuvarlanır gider bir halde -bırakırız.
110. (Ve) Ey mü'minler size ne bildirdi ki: (biz onların) O müşriklerin o kötü gayret ve irâdelerinden dolayı (kalblerini ve gözlerini) hak'ki idrâk ve kabulden mahrum bırakırız. (ona) O evvelce gönderilen mucizelerden herhangi birine (evvelce de imân etmedikleri gibi) bu kerre istedikleri hârikalar da meydana gelse bunlara da inanmazlar, yine onların kalblerini ve gözlerini (tersine döndürürüz.) yine o hârikaları görüp tasdik etmezler (Ve onları o tuğyanlan) o evvelki azgınlıkları, taşkınlıkları, haddi aşan cehaletleri ficinde körükörüne yuvarlanır gider) şaşkın (bir halde bırakırız,) onların bu feci halleri öldürülüp cezalarına kavuşacakları bir zamana kadar devam eder, onları mü'minler gibi hidâyete erdirmeyiz. Onlar bu hidâyete olan tabii kabiliyetlerini zâyetmişlerdir. Ne helak edici bir durum!.

§ Rivayete göre Kureyş müşrikleri Rasülullah'a müracaat etmişler, Hz. Musa elindeki âsâyı taşlara vurunca sular nşkırmıştı, Hz. Isa da ölüleri diriltmişti. Sen de şu Sefa dağını altın kıl sana imân edelim demişler. Bunun üzerine Rasülü Ekrem de Sefa dağının altın olmasına dua etmek istemişti. Bu sırada Cibrili Emin gelmiş. Ya Rasülüllah!. Dilediğini istemek sana aittir, istersen Sefa altın olur. Fakat o müşrikler yine imân etmezlerse derhal helak olurlar. Binaenaleyh istersen onları bırak, İçlerinden ileride tövbe edecek olanlar, tövbe ederek helakten kurtulsunlar, demiş. Rasülü Ekrem de onların haklarında yine bir merhamet belirtisi göstererek bu duada bulunmamıştır. İşte bu hâdise üzerine bu âyetler nazil olmuştur. O müşriklerin kabiliyetlerinin derecesini göstermiştir.

111. Eğer biz hakîkaten onlara Melekleri indirsek ve onlar ile ölüler konuşacak olsalar ve onların üzerine herşeyi de bölük bölük toplasak yine imân edecek değillerdir. Meğer ki Allah Teâlâ dileyecek olsun. Fakat onların çokları bunu bilmezler.

111. Bu mübarek âyetler, inkarcıların inkârlarındaki ısrarlarını ayrıntılı olarak bildirmektedir. Ve onların kötü inançlarında devam etmeleri, kendi yaratılışlarını kötüye kullanmalarının bir neticesi olduğundan bundan dolayı üzülmemesi için Rasülü Ekrem'i teselli etmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. O inkarcıların senden istedikleri şekilde (Eğer bîz hakîkaten onlara melekleri indirsek) senin peygamberliğine şahitlik etseler (ve onlar ile) o inkâr edenlerle dirilteceğimiz (ölüler konuşacak olsalar) imânın hakîkatine şahitlik etseler (ve onların üzerine herşeyi de) birer kefil, şahit olarak (bölük bölük toplasak) başlarına toplasak, onlar da gerçeği dile getirseler (yine) o inkarcılar (imân edecek değillerdir.) onların isyandaki, azgınlıktaki inatlan, imân et irilerine yine mâni olacaktır. Bu hallerinden dolayı küfürleri hususunda Allah'ın kaderi onları geçmiştir. Bunun aksi meydana gelemez. (Meğer ki Allah Teâlâ) Onların imanlarını (dileyecek olsun.) onlar ancak o takdirde imân ederler. Halbuki, böyle bir ilâhî istek onların hakkında tecelli etmez. Onlar böyle bir lutfa ulaşma kabiliyetini kaybetmişlerdir. Fakat onların çokları bilmezler) istedikleri hârikalar vücude gelince onların imân edeceklerini zannederler. Bu artık çok uzak: Zira haklarında Allah'ın takdiri kararlaştırılmıştır ve onların küfürlerinde ne kadar ısrarlı oldukları Allah tarafından bilinmektedir. Artık onlar öyle hârikalardan istifâde edecek kimseler değildirler.

§ Asrı Saadette bir takım inkarcılar, eğer bize şu gibi hârikalar gösterirse biz imân ederiz diye yemin etmişler. Halbuki, onlara kâfi derecede hârikalar, mucizeler gösteriliyordu. Artık başka hârikalar istemeleri birer eğlenme ve alaydan başka birşey değildi. Binaenaleyh onların o istedikleri hârikalar vücude getirildiği takdirde de onların imân etmiyecekleri bu âyeti celile ile beyan buyrulmuştur.

§ "Kubulen" kelimesi küfela; kefiller manasınadır. Nevi nevi, sınıf sınıf, gurup gurup mânâsını da ifâde etmektedir.

112. Ve böyle her Peygamber için insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onların bâzısı bazısını aldatmak için sözün yaldızlısını fısıldarlar. Ve eğer Rab'bin dilemiş olsaydı ona yapmazlardı, artık onları ve iftira eder oldukları şeyleri bırak.

112. Resulüm!. Sana karşı bir takım şahıslar, kabileler düşmanlık gösteriyorlar. Bu yalnız sana karşı gösterilen bir düşmanlık değildir. (Ve höyle) Sana karşı düşmanlar bulunduğu gibi senden evvelki (her Peygamber için) de (insan ve cin şeytanlarını) onların muhtelif dlkkafahlarını (düşman kıldık.) o Peygamberler de bu imtihan âleminde hikmet gereği öyle düşmanlar ile karşılaşmışlardır. (Onların) O şeytan yaratılışlı dinsizlerin (bâzısı bazısını aldatmak için) hak'ki kabulden men etmek için (sözün yaldızlısını fısıldar.) şeklen parlak, haddizatında bâtıl, yalan, karanlığa dalmış lakırdılar ile birbirlerine vesveselerde bulunarak dururlar. Fakat Habibim!. Bu bir hikmet gereğidir. (Ve eğer Rab'bin) Onların imanlarını, böyle vesveselerde bulunmamalarını (dilemi; olsa idi onu yapmazlardı) sana karşı düşmanlıkta bulunmazlardı, (artık onları) O çağdaş, dinsizleri (ve iftira eder oldukları şeyleri bırak.) onlardan dolayı üzülme, sen peygamberlik vazifeni yerine getirdiğinden dolayı en güzel akıbetlere kavuşacaksın, onlar da o fena hareketlerinden dolayı en şiddetli cezalara çarpılacaklardır. Artık bu hakikati ancak mü'minler bilirler, buna imân ederler. O inkarcılar ise bu feci âkibetlerini hiç düşünüp bilmezler.

Bu âyeti celiledekı vahiyden maksat, vesvese, işaret sür'atli lâkırdıdır.

Zuhruf de: Dış yüzü süslü olduğu halde iç yüzü çirkin, bâtıl olan şeydir. Gurur da aldanmaktır, Maslahat ve menfaate uygun olmayan birşeyi bunlara uygun sanarak cehalete düşmektir.

113. Ve -o yaldızlı sözleri- âhirete inanmayanların kalpleri ona meyletsin ve ondan hoşlansınlar ve onlar işledikleri şeyleri işlesinler diye telkin eyler.
113. Bu mübarek âyetler, şeytan tabiatîi kimselerin insanlara ne maksatla vesveselerde bulunduklarını bildirmektedir. Ve Rasülü Ekrem'in doğruluğuna ait mucizelerin fazlasiyle mevcut olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: (Ve) O şeytan, o insanlar ve cinler taifesinden olan düşman (-0 yaldızlı sözleri-) o yalan lâkırdıları (âhirete inanmayanların) o ebediyet âlemini inkâr edenlerin (gönülleri ona) o görünüşte parlak, haddizatında, karanlık ve aldatıcı lakırdılarına (meyletsin) onlara aldanıp dursunlar (ve ondan) o kâfirce sözlerden (hoşlansınlar) o yanlış inançlarında sabit olsunlar (ve onlar) öyle sapıklık sahasında kendi nefisleri için kazanıp (işledikleri şeyleri) öyle çirkin çirkin inançlarını, amellerini (işlesinler diye telkin eder.) tâki, onlar o kötü hareketlerinin cezasına kavuşurlar.

114. Allah Teâlâ'dan başka hakem istermiyim, ki: O size kitabı ayrıntılı olarak indirmiş olan zattır. Ve kendilerine kitap verdiklerimiz bilirler ki o şüphesiz Rab'bin tarafından hak olarak indirilmiştir. Artık sakın şüpheye düşmüş olanlardan olma.

114. Resulüm!. Onlara de ki: Ben şeytanların yaldızlı sözlerine meyleder de (Allah Teâlâ'dan başka hakem istermiyim ki:) aramızda hükmetsin, hak ile bâtılın arasını ayırsın!. Halbuki (O) Yüce mâbud (size kitabı) mucize olan Kur'an'ı (ayrıntılı olarak indirmiş olan zattır.) Hikmet sahibi yaratıcı, hak ile bâtılı, helâl ile haramı, bütün dinî işleri o kutsî kitabında tafsilatlı olarak bildirmiştir. Bütün insanlık bu hususta başkalarına muhtaç değildir. Artık bundan sonra hakeme ne hacet vardır!. (Ve) Bu bir hakikatdır ki, (kendilerine kitap verdiklerimiz) Yahudi ve Hıristiyan âlimleri, Tevrat'ta ve İncil'de zikredildiği şekilde (bilirler ki: O) Kur'an'ı Kerim (şüphesiz Rab'bin tarafından hak olarak indirilmiştir.) onların gerçekten âlim ve insaflı olanları bu Kur'an'ı Kerim'in hakikatına ve Allah katından inmiş olduğuna inanırlar. (Artık) Ey Resulüm!. Veya ey herhangi bir mü'min ve düşünen kulum!, (sakın şüpheye düşmüş olanlardan olma.) Yani o ehli kitabın bu Kur'an-ı Kerim'e öyle muttali olduklarında şüpheye mahal yoktur. Onlar bu hakikati pek güzel bilirler. Nitekim içlerinden bir kısmı da İslâmiyetî kabul ederek bu hakikati itirafta bulunmuşlardır. Kısacası Kur'an-ı Kerim'in Allah tarafından hak olarak nazil olmuş olduğunda da şüpheye, tereddüde asla mahal yoktur.

§ Rivayete göre Kureyş müşrikleri. Rasülü Ekrem'e gitmişler, "seninle bizim aramızda hakem olmak üzere Yahudi veya Hıristiyan bilginlerinden bir tıakem tâyin et, senin hakkında kitaplarında ne bilgi bulunduğunu bize haber versinler" demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Kur'an'ı Kerim'i tercüme etmiş olan Doktor Moris adındaki bir hırıstiyan bilgini şöyle demiştir: "Kur'an tabiatın ezelî yardımı ile insana bahşettiği kitapların en güzelidir. Kur'an, arz ve semanın  yaratıcısına hamd ve şükranla doludur. Edebî dehâların, yüksek şâirlerin Kur'an huzurunda eğildikleri bir gerçektir. Kur'an'ın güzelliği hergün daha ziyâde artmakta, bitmeyen sırları anlaşılmaktadır. Kur'an, bir edeb kitabıdır. Kur'an bir sözler hazinesidir. Kur'an, bir marifet deryayıdır. Kur'an fesahat, belagat yücelik ve nezaketle mümtazdır."

115. Rab'binin sözü doğruluk ve adaletçe tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir.

115. Bu mübarek âyetler, Rasülü Ekrem'in peygamberliğini tasdik eden mucizelerin en mükemmel derecede bulunduğuna işaret ediyor. Pek çok kimseler hidayetten mahrum olduklarından onlara uymanın insanı sapıklığa düşüreceğini hatırlatmaktadır. Ve kimlerin hidâyet üzere bulunup bulunmadıklarını Cenâb-ı Hak'kın tamamiyle bildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm. (Rab'binin) sana ihsan buyurmuş olduğu Isözii) yani Kur'an-ı Kerim (doğruluk ve adaletçe) vermekte olduğu bütün haberler itibariyle, tatbikini emrettiği bütün hükümler itibariyle (tamamlanmıştır.) bütün mükemmelliklere sahiptir, hiçbirisinde bir noksan düşünülmüş değildir. (Onun sözlerini değiştirecek yoktur.) Cenâb-ı Hak'kın mukaddes kitabı olan Kur'an-ı Kerim, onun koruması ve himayesi altındadır. Onun hükümleri kıyamete kadar yürürlüktedir, o yüce kitabın kapsamını artırma ve noksanlaştırmaya hiçbir kimse kadir olamaz. (O) Yüce Yaratıcı (semidir) her söyleneni tamamiyle işitir ve (alimdir.) ona hiç birşey gizli kalamaz.

Binaenaleyh Kur'an-ı Kerim ile Hz. Muhammed'in peygamberliği hakkındaki bütün söylenilen sözleri de, düşünülen fikirleri de Cenâb-ı Hak tamamen işitip bilmektedir.

116. Ve eğer yerde bulunanların çoğuna itaat eder isen seni Allah Teâlâ'nın yolundan sapıtırlar. Onlar sırf zan d an başka birşeye tâbi olmazlar ve onlar ancak yalan yanlış söyler dururlar.

116. (Ve eğer) O inkarcıların o kadar cahilce halleri açık veya besbelli, İslâmİ hükümler ise sırf hikmet ve hakikat iken faraza o (yerde bulunanların çoğuna itaat eder isen) onların aldatmalarına, yaldızlı lakırdılarına kıymet verirsen, meselâ: Onlardan hakem tâyin edersen (seni Allah Teâlâ'nın yolundan) onun yüce dininden şer'İ hükümlerinden (sapıtırlar.) binaenaleyh onlar hiçbir vakit hareket rehberi olmaya lâyık değildirler. (Onlar) Mücadelelerinde, münakaşalarında (sırf zandan başka birşeye tâbi olmazlar.) kendi babalarının hak üzere olduklarına ait kuruntulara uyarlar, öyle temelsiz, cahilce iddiaları tâkibeder giderler, (ve onlar ancak yalan yanlış söyler dururlar.) Cenâb-ı Hak'ka karşı yalan söylemekten sıkılmazlar. Meselâ: Cenâb-ı Hak'ka evlât isnat ederler, putlara ibâdeti Cenâb-ı Hak'ka yakınlaşmaya vesile tanırlar, kendi kendine ölmüş hayvanların etlerini yemeyi helâl görürler, behire denilen hayvanların etini helâl görmezlerdi.

§ Şöyle ki: Cahiliye devrinde bazı dişi develerin veya koyunların kulağını bir işaret olmak için yararlar, serbest bırakırlardı. Bunlara binmezlerdi, bunlardan istifâde etmezlerdi, kendi kendilerine ölürlerse etlerini kadınlara haram görürlerdi.

117. Şüphe yok ki Rab'bindir, yoldan sapıvermiş kimseleri en iyi bilen ve doğru yola gidenleri de en iyi bilen o'dur.

117. (Şüphe yok ki,) Mahlûklarının bütün durumu ve vasıflarını en iyi bilen (Rab'bindir) onun ilminden hiç birşey hariç kalmaz. Evet şüphe yok ki, (yoldan sapıvermiş kimseleri) öyle İslâm dinine karşı cephe alan cahilleri (en ziyâde bilen) o Hakiki Azimdir (ve doğru yola gidenleri) İslâmiyet tarikini takib edenleri (de en iyi bilen o'dur.) o ezelî ve alîm olan Yüce Mabuttur. Artık o inkarcıların cahilce sözlerine nasıl kıymet verilebilir?. Onların helâl ve harama dâir görüşlerinin ne kıymeti olabilir?.


118. İmdi eğer siz onun âyetlerine inanan kimseler, iseniz üzerine Allah Teâlâ'nın ismi anılmış olanlardan yiyin.
118. Bu mübarek âyetler, yoldan sapmışların sözlerine iltifat edilmeyip dinen helâl olan şeylerden istifâde edilmesini, yasaklanan şeylerin de terkedilmesini bildirmektedir. Ve arzularına göre hareket edenlere uymanın pek korkunç âkibetlerini ihtar eylemektedir. Şöyle ki: Sapıklık yolunu seçenler, müslümanlara diyorlardı ki: "Siz hem Allah'a tapıyorsunuz, hem de Allah'ın öldürüldüğünü yemiyorsunuz. Allah'ın öldürdüğü sizin öldürdüğünüzden daha fazla yenilmeğe lâyık değil midir?." Halbuki Cenâb-ı Hak, öyle kesilmeksizin kendi kendine helak olan veya üzerine Allah Teâlâ'dan başkasının ismi zikredilen hayvanın yiyilmemesini emretmiştir. (İmdi eğer siz onun) Cenab'ı Hak'kın (âyetlerine inanan kimseler iseniz) hakikaten imâna ulaşmış, Allah'ın hükümlerine tâbi bulunuyor iseniz (üzerine Allah Teâlâ'nın ismi anılmış) besmele-i şerife ile kesilmiş (olanlardan yeyin) bu sizin için mubahtır, bundan yiyip istifâde edebilirsiniz. Siz öyle helâl olan şeyleri haram ve haram bulunan şeyleri helâl sayan sapmışların sözlerine bakmayınız. Cenâb-ı Hak'ka imân edenler, onun helâl kıldığını mubah bilir, ondan istifâde edebilirler, haram kıldığından da kaçınırlar. Bu imânın gereğidir.

119. Size ne oluyor ki, üzerine Allah Teâlâ'nın ismi zikredilmiş olanı yemeyesiniz. Ve muhakkak size haram olan şeyler ayrıntılı olarak bildirilmiştir. Ancak kendisine mecbur kaldığınız şey müstesna. Ve şüphe yok ki birçokları bilmeksizin kendi arzularıyla -halkı- sapıklığa düşürürler. Senin Rab'bin ise muhakkak ki, haddi aşanları en iyi bilendir.

119. Ey mü'minler (Size ne oluyor ki) Ne gibi bir maksattan dolayı olabilir ki, (üzerine Allah Teâlâ'nın ismi zikredilmiş olanı) öyle usulü dairesinde kesilmiş, yiyilmesi caiz bir hayvanın  etini (yemeyesiniz?) bundan kaçınmanızı gerektiren bir şey yoktur. (Ve  muhakkak size haram olan şeyler)  Kur'an-ı Kerim'de  (ayrıntılı  olarak bildirilmişti

Bu cümleden olarak:
Size haram kılındı. (Maide, 5/3) ve = De ki: Bana vahyolunanda Le|... Hariç haram kılınmış birşey bulamıyorum. (En'âm, 6/145) âyetler bunu bildirmektedir. (Ancak kendisine mecbur kaldığınız) Hayatınızı kurtarmak için başka bir yiyecek bulamadığınız (şey müstesna.) bu da o öyle bir zamret halinde helâldir, hayatınızı kurtaracak miktar ondan istifâde edebilirsiniz. (Ve şüphe yok ki) O dinsizlerden Emribnil Lühay ve arkadaşları gibi (birçokları bilmeksizin) vahye dayanan yüce bir şeriatten istifâde etmeksizin (kendi arzularıyle) kendi nefislerinin eğilimlerine tâbi olarak helâl olanları haram, haram olanları da helâl saymak suretiyle (-halkı- sapıklığa düşürürler.) artık öyle arzularına uyanların sözlerine kıymet verilebilir mi?. Resulüm!. (Senin Rabbin ise muhakkak ki, haddi aşanları) hakkı bırakıp bâtıla yönelenler!, helâli haram, haramı helâl kabul edenleri (en iyi bilendir.) binaenaleyh onlar kendi yakalarını ilâhî azabın kahredici pençesinden elbette kurtaramayacaklardır.

120. Günahın aşikâr olanını da, gizlicesini de bırakınız. Şüphesiz o kimseler ki, günahı kazanırlar, elbette yaptıkları şeyden dolayı cezâlanacaklardır.

120. Artık ey ehli imân!. Öyle nefislerinin esiri olanların aldatmalarına kapılmayınız, onların sözlerine iltifat etmeyiniz. (Günahın aşikâr olanını da gizlicesini de bırakınız.) ne açıkça bir günahı işleyiniz, ne de bir günahı gizlice yapınız. Cenab'ı Hak, hepsini de görür, bilir imân ettik. Binaenaleyh herhangi bir günahı açıkça yapmak caiz olmadığı gibi gizlice yapmak da caiz değildir. Meselâ: Açık olarak zina yapmak haram olduğu gibi gizlice de haramdır. Hased, kibir, kendini beğenme müslümanlar hakkında şerri istemek gibi kalben düşünülüp gizlice yapılacak şeyler de haramdır. Bunlardan tamamen kaçınmak dinî bir vazifedir. (Şüphesiz o kimseler ki, günahı kazanırlar,) Haram ' olan birşeyi açık veya gizli olarak işlerler (elbette) böyle (işledikleri şeyden dolayı) âhirette (cezâlanacaklardır.) o halde daha dünyada iken haramlardan kaçınmalıdır, insanlık icâbı öyle yasak birşey işlenilmiş ise ondan tevbe ve istiğfar edilmelidir. Cenab'ı Hak'kın af ve mağfiretine sığınmalıdır. Şu muhakkak ki: Küfr üzerine ölenler, ebediyyen azap göreceklerdir. İmân ile ölen günahkârlar ise geçici olarak azabı hak ederler. Meğer ki, Hak Teâlâ onları af buyursun.


121. Üzerine Allah Teâlâ'nın ismi zikredilmemiş olanlardan yemeyiniz. Ve şüphe yok ki, o bir günahtır ve muhakkak ki, şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar. Ve eğer onlara itaat ederseniz şüphe yok ki, siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.
121. Bu mübarek âyetler, hangi hayvanın etinin yiyilemiyeceğini beyan ile müşriklerin iddialarını ibtâl etmektedir. Ve müminlerle kâfirler arasındaki farkı en açık bir şekilde bildirerek mü'minleri müşriklere meyletmekten sakındırmaktadır. Şöyle ki: (Üzerine Allah Teâlâ'nın ismi zikredilmemiş) Yani kendi kendine ölmüş veya kasten besmele terkedilmiş veya üzerine başkasının ismi zikredilmiş (olanlardan yemeyiniz.) böyle bir hayvanın eti haramdır. (Ve şüphe yok ki, o) Böyle bir hayvanın etini yemek veyahut bir hayvanı Allah Teâlâ'dan başkasının ismini zikrederek boğazlamak (bir günahtır) Allah'ın hükmüne muhalif bir harekettir, sapmışların arzularına uymaktır, (ve muhakkak ki, şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için) Sizi bir takım yalan dolan ile hak yoldan çıkarmak için (kendi dostlarına) arzu ve isteklerine düşkün, ve dinî terbiyeden mahrum kimselere (telkinde bulunurlar.) vesveselerde bulunur dururlar. Binaenaleyh ey mü'minleri. Onların bu vesveselerinden, bu aldatmalarından gafil bulunmayınız. (Ve eğer onlara itaat ederseniz) Onların bâtıl fikirlerine kıymet verirseniz, onların haramları helâl kabul etmelerine tâbi olursanız (şüphe yok ki) o takdirde (siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.) çünkü Allah Teâlâ'ya itaati bırakıp müşriklere itaat edenler, onların vesveselerini hak görenler, onları Cenâb-ı Hak'ka ortak kabul etmiş, tevhit dairesinden çıkmış bulunurlar.
§ Besmelesiz kesilen hayvan hakkında İslâm hukukçularının görüşleri şöyledir:
(1) İmam Ahmet'e ve Davudi Zahirî'ye göre, kasten veya unutarak besmelesiz kesilen bir hayvanın eti haramdır.
(2) İmam Mâlik ile İmam Şafi'iye göre bir müslümanın kestiği koyun, sığır, deve gibi bir hayvanın eti helâldir, isterse, besmeleyi unutarak veya kasten terketmiş olsunlar.
(3) İmam Azama göre kasten besmelesiz kesilen bir hayvanın eti haramdır. Fakat unutarak besmelenin zikredilmemesi, bu haramlığı gerektirmez.
 
122. Ya bir kimse ki ölü iken diriltmişiz ve ona bir ışık vermişiz, onunla insanlar arasında yürüyor. O, meselâ zulmetler içinde kalmış, ondan asla çıkamaz bir halde bulunmuş olan bir kimse gibi midir?.
122. Cenâb-ı Hak, mü'minleri müşriklere itaatten nefret ettirmek için arlarındaki farkı şu şekilde beyan buyuruyor: (Ya bir kimse ki onu ölü iken) vaktiyle manevî hayattan mahrum, Allah'ın dininin hükümlerinden habersiz bulunurken biz kendisini (diriltmişiz) hak dine ulaştırmak şerefiyle manevî hayata kavuşturmuşuzdur (ve ona bir ışık vermişiz) İslâm dininin ışığından kendisini aydınlatmışız (onunla) o manevî nur ile (insanlar arasında) yolunu güzelce tâyin ederek tam bir emniyetle (yürüyor o) böyle münevver bir mü'min (meselâ zulmetler içinde kalmış) küfr ve şirkin karanlıkları içine düşmüş (ondan asla çıkamaz bir halde bulunmuş bir kimse gibi midir?.) bunların arasındaki fark, gün gibi açık değil mi?. Artık nasıl olur da akıllı bir kimse o gibi karanlıklar için kalmışların vesveselerine tâbi olabilir?. (İşte öylece) karanlıklar içinde kaldıkları halde bir kötülük, bir ihanet olarak (kâfirlere yaptıkları) kâfirce, cahilce (şeyler süslü gösterilmiştir.) kendilerine süslü, seçkin bir halde gösterilmiştir. Bunlar, o kadar karanlıklar, cehaletler içinde yaşarlarken kendilerini aydın ve bilgin görürler, kendilerini doğru bir yolun yolcusu imiş gibi sanır dururlar. Bu ne fena bir sapıklık neticesi. Binaenaleyh hakikî aydınlar, bu gibi sapıtmış kimselerin sözlerine, aldatmalarına asla iltifatta bulunmazlar.
 
123. Ve böylece herbir beldede günahkârlarını büyükler kıldık ki, orada hilede bulunsunlar. Halbuki, onlar hilekârlık yapmazlar, ancak kendilerine yapmış olurlar da farkına varamazlar.
123. Bu mübarek âyetler, bir takım günahkârların hikmet gereği mevki sahibi olup insanları saptırmaya çalıştıklarını ve bunların bu kötü hareketlerini bilmeyerek kendi aleyhlerinde yapmış olduklarını bildirmektedir. Ve böyle inkarcı kimselerin kendilerine de peygamberlik rütbesi verilmedikçe Hz. Muhammed'in peygamberliğini kabul etmeyeceklerini bir haset ve kıskançlık sebebiyle öne sürdüklerini ve bunların kötü akıbetini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve böylece) Mekke'deki Kureyş reislerin! Mekke ahalisinin başkanlığında bulundurmuş olduğumuz gibi diğer (herbir beldede) bulunan (günahkârlarını) da, görünürde büyük mevkilere, servetlere sahip olanlarını da hikmet gereği o beldelerde (büyükler kıldık ki, orada hilede bulunsunlar.) kendi mevkilerine güvenerek halkı saptırmaya çalışsınlar. Yüce Peygamberlere tâbi olmaktan halkı men'etmeye uğraşıp dursunlar. Bunların böyle bir mevkide bulunup halkı saptırmaya çalışmalarına meydan verilmesi, onların hakkında bir imtihandır, onların daha fazla azap görmelerine bir sebep teşkil etmektedir. Onların bu saptırmaları aklı başında olan zatlara tesir etmeyecektir, o zatlar yine imân şerefine kavuşmuş bulunacaklardır. (Halbuki, onlar) O kavimleri arasında görünürde büyük olanlar, öyle başkalarını hidayetten mahrum bırakmak için (hile yapmazlar) onların hileleri tesirsiz kalır. Onlar (ancak kendilerine) hile (yapmış olurlar da) bilmeksizin kendilerini küfr ve taşkınlığa düşürmüş, azaba hedef kılmış bulunurlar da bunun (farkına varamazlar) ebedî zarara uğrar giderler. İşte insanların dindarlığına, faziletine mâni olmaya çalışan şeytan yaratılışlı kimselerin âkibetleri böyle hüsrandan başka birşey değildir.
§ Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem hakkında bir teselli içermektedir. Çünkü Kureyş büyükleri, Rasûlü Ekrem'e insanların imân etmemeleri için Mekke yolu üzerinde dört şahıs bulunduruyorlardı. Bunlar Hz. Peygamber hakkında: "O kâhindir, sihirbazdır, yalancıdır, ona uymayınız." deyip duruyorlardı. Bunların aldatmalarına rağmen müslümanların sayısı gündengüne artıyordu, düşmanlar ise zarar ve ziyana uğruyorlardı. Onların böyle hileci bir harekete sevkedilmeleri, kendi haklarında Allah'ın kahrının     ortaya çıkmasına bir sebep teşkil ediyordu. Ve onların yapacakları hilelerin tesirsiz kalacağını kendilerine göstererek onları bu sebeble de aşağılık ve zelil bir halde bırakmak hikmetine dayalı bulunuyordu.
 
124. Ve onlara bir âyet geldiği zaman derler ki: Allah'ın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri bizlere verilinceye kadar biz imân etmeyiz. Allah Teâlâ peygamberliği nereye yönelteceğini en iyi bilendir. Elbette günahkâr olanlara yapmakta olduktan tuzak ve hileden dolayı Hak Teâlâ'nın katında bir alçaklık ve şiddetli bir azap isabet edecektir.
124. (Ve onlara) Vaktiyle Allah'a ortak koşan Mekke ahalisine. Hz. Muhammecf -Afeyhîssefârının- doğruluğu, Peygamberliği hakfcınoa (bir âyet geldiği zaman) o ahali (derler ki. Allah Teâlâ'nın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri) bir Peygamberlik (bizlere verilinceye kadar biz imân etmeyiz.) bize de vahy olunmalı, bize de Cibril gelip Muhammed Aleyhisselâm'ın sözlerinde sadık olduğunu haber vermeli ki ona imân edelim, yoksa biz imân etmeyiz. Nitekim Kureyş kâfirlerinden Velid Ibni Muğire, Hz. Peygamber'e demiş ki: Eğer peygamberlik hak olsa idi ben ona senden daha lâyık olurdum. Çünkü ben senden daha yaşlıyım, ve ben senden daha fazla mala sahibim. İşte bu gibi cahilce iddiaları red için Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Allah Teâlâ Peygamberliği nereye yönelteceğini en iyi bilendir.) Peygamberliğe lâyık olan, kendisine vahy olunacak zatı bilen ancak Allah Teâlâ'dır. Öyle fâni varlıkların ne kıymeti olabilir ki, onlar peygamberlik şerefine kavuşmaya bir vesîle olsun. (Elbette) Öyle yanlış düşünerek kendi nefislerini fitneye maruz bırakıp (günahkâr olanlara) insanları imândan men için (yaptıkları tuzak mekr ve hileden dolayı) Hak Teâlâ'nın katında, yani kıyamet gününde (bir mezellet) bir zillet ve hakaret (ve şiddetli bir azap isabet edecektir.) onlar dünyada da âhirette de lâyık oldukları cezalara çarpılacaklardır. Nitekim Kureyşin liderleri daha dünyada iken mağlûp olmuş, birçokları öldürülmüştür. Âhirette uğrayacakları ilâhî azap ise her türlü düşüncenin üstündedir. İşte dinsizliğin akibetü.
 
125. İmdi Allah Teâlâ her kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm için genişletir. Ve her kimi dalâlete düşürmek dilerse onun göğsünü daraltır, sıkışmış bir hâle getirir, sanki zorla göğe yükselecek imiş gibi -bulunur-. İşte Allah Teâlâ imân etmeyenlerin üzerine böylece pisliği verir.
125. Bu mübarek âyetler, Cenab'ı Hak'kın hikmeti gereği bir kısım kullarının kalblerini genişlettiğini ve diğer bir takım kullarının kalplerini de daraltmış olduğunu bildirmektedir. Ve insanlar için hidâyet ve selâmet yollarının Allah tarafından tam olarak beyan buyurulduğunu ve kimlere selâmet yurdunun verilmiş olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Resulüm!. Bir takım kimselerin seni inkâr ederek sapıklığa düşmekte olduklarını görerek üzülme. Onların haklarında kendi irâdelerini doğrultusunda yaptıklarına göre ilâhî irâde tecelli etmektedir. (İmdi Allah Teâlâ her kime) Onun güzel irâdesinden dolayı (hidâyet etmek isterse) ona hak yolunu bildirerek imâna muvaffak kılmak dilerse (onun göğsünü İslâm için genişletir.) onun nefsini hakkı kabul etmeye kabiliyetli kılar, onun kalbine bir imân nuru düşürür, onunla, kalbi açılmış olarak hidâyet yolunu takib eder. (Ve) Cenab'ı Hak (her kimi) onun kötü irâdesinden dolayı hakkında bir ceza olmak üzere (sapıklığa düşürmek dilerse) onda da sapıklığı yaratır, o hidayetten kaçınır, (onun göğsünü daraltır, sıkışmış bir hâle getirir) Öyle ki: O şahıs, hak'ki kabul etmekten kaçınır durur, onun kalbine imân giremez olur. Evet... O şahıs öyle bir darlık, öyle fazla bir sıkıntı içinde kalır ki, (sanki zorla göğe yükselecek imiş gibi) gücünün üstünde olan bir vaziyette (bulunur.) üzüntüler içinde vakti geçer durur. (İşte Allah Teâlâ imân etmeyenlerin) Kendi tabii kabiliyetlerini, irâdelerini kötüye kullanarak imândan mahrum kalanların (üzerine böylece) göğüslerini daralttığı gibi (pisliği) de rezilliği de, dünyada laneti, âhirette azabı da (gönderir.) artık onlar bu felâketten kurtulamayacaklardır.
 
126. Ve bu Rab'binin dosdoğru olan yoludur. Muhakkak ki, biz âyetleri düşünen bir kavim için ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.
126. (Ve bu) İslâmiyet veya Kur'an'ı Kerim'in beyanları bütün kâinatı yaratıp terbiye eden, bütün mahlûklarına bolca mükemmellikler veren (Rab'binin dosdoğru) baştan sona doğruluklara sahip düzensizlikten uzak bulunan (yoludur.) işte bu doğru yolu takib etmek, her akıllı ve bilgili olan insan için lâzımdır. (Muhakkak ki, biz âyetleri) Cenâb-ı Hak'kın birliğine, kudret ve yüceliğine, bütün mahlûkları hakkındaki kaza ve kaderinin sırf hikmet olduğuna dâir olan delilleri, kanıtları, işaretleri (düşünen) tefekkür eden, bu âyetlerin yüce mahiyetini idrâk edebilen (bir kavim için ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.) öyle düşünen, hakikati kabule yetenekli olan bir cemaat, bu ilâhî beyanları güzelce anlar, bunlara göre davranışlarını tâyin ederek ebedî saadete kavuşur. Ne büyük bir ilâhî lütuf.
 
127. Onlar için Rablerinin katında selâmet yurdu vardır. Ve Allah, onların yaptıkları amelleri sebebiyle dostudur.
127. (Onlar için) Allah Teâlâ'nın âyetlerini güzelce tefekkür eden ve öğüt alanlar için (Rablerinin yanında) manevî katında sonsuzluk âleminde (selâmet yurdu vardır.) onlar bütün sıkıntılardan uzak olan bir selâmet yurduna, bir mutluluk dolu cennete kavuşacaklardır. Bu ilâhî lütuf onlara mahsustur. (Ve o) Yüce Yaratıcı (onların) o güzel tefekkürde bulunan kullarının öyle (yaptıkları) salih (amelleri sebebiyle dostudur) onların velisidir, yardımcısıdır, manen yakınıdır. Ne muazzam bir mükâfat!.
 
128. Ve o gün ki, -Allah Teâlâ- onların hepsini bir araya toplayacaktır. Ey cin taifesi!. İnsanlardan birçok kimseler edindiniz -diye buyuracak-. Onların insanlardan dostları olanlar da: Ey Rab'bîmiz!. Bizim bâzımız bâzımızdan faydalandık ve bizim için tâyin ettiğin süreye ulaştık, diyecekler. Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ateş sizin karargâhmızdır, on'd a ebediyen kalacaksınız, ancak Allah Teâlâ'nın dilediği müstesna. Şüphe yok ki, senin Rab'bin hikmet sahibidir, bilendir.
128. Bu mübarek âyetler de doğru yolu takib etmeyen, birbirini aldatıp duran insan ve cin taifelerinin ve birbirine musallat olan zâlimlerin müthiş âkibetlerini bildirmektedir. Şöyle ki: Hatırla Resulüm!. (O gün ki. Allah Teâlâ onların) Sekaleyn denilen insan ve cinlerin (hepsini) de (toplayacaktır.) onların hepsini de dirilterek mahşere sevk eyleyecektir. Ve (Ey cin taifesi!.) yani ey şeytanlar!. (İnsanlardan birçok kimseler edindiniz) onları azdırarak ve saptırarak kendinize tâbi kıldınız, (-diye buyuracak-) Böyle kınama yoluyla vuku bulan Allah'ın hitabına karşı (Onların) o şeytanların (insanlardan dostları olanlar da) kendilerini güya müdafaa için (Ey Rab'bimizL Bizim bâzımız bâzımızdan faydalandık.) şeytanlar bir takım bâtıl şeyleri süslü gösterdikleri için insanlar aldanarak onlardan fâidelenmiş olduklarını zannetmişler, şeytanlar da kendilerine itaat etmeleri dolayisiyle insanlardan istifâde etmişler, kendi kötü amellerine kavuşmuşlar. Kezalik:
Cinler sihir, kehanet gibi şeyleri, bir takım yalanları insanlara telkin etmişler, insanlar da onlara itaat ederek onların bozguncu tarzdaki maksatları meydana gelmiş. (Ve bizim için tâyin ettiği süremize erdik) Bu kıyamet gününe kavuştuk (diyecekler.) böyle yaptıkları fenalıkları ve inkâr eylemiş oldukları kıyamet gününü itirafa mecbur olarak pişmanlıklarını hasretli bir tarzda göstereceklerdir. (Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ateş sizin karargâhmızdır.) Bu, o dünyadaki kâfirce hareketlerinizin cezasıdır. (On'da) O ateş içinde (ebediyen kalacaksınız.) çünki ceza itikada ve amele göredir. Kâfirler, asla ölmeyip sonsuza kadar yaşayacak olsalar aynı itikafda, amelde bulunacaklarına inanmaktadırlar. Binaenaleyh bu kanaatlerinin cezası da böyle ebedîdir. Zira, "Elcezâ-ü min cinsilamel" buyurulmuştur. Yani ceza amele göredir. (Ancak Allah Teâlâ'nın dilediği) vakitler (müstesna) o kâfirler vakit vakit cehennem ateşinden çıkarılıp daha fazla tesirli bulunan bir soğukluk vadisine nakledilecekler, fakat  bunun  daha fazla tesirinden  dolayı yine  cehenneme  nakledilmelerini  isteyeceklerdir. Veyahut  bu  müstesnadan  maksat,  hesaba çekilme zamanıdır ki, o müddet içinde cehennemde bulunmamış olurlar. Veyahut bundan maksat, imân etmeleri takdir edilen kimselerdir ki, onlar daha dünyada iken küfürlerini terkederek İslâmiyet'e kavuşmakta o cehennem azabından müstesna bir halde bulunmuş olacaklardır. (Şüphe yok ki,) Ya Muhammedi. Aleyhisselâm (senin Rab'bin hakimdir) bütün fiil ve hükümleri hikmetlidir ve (alîmdir.) bütün mahlûkatının hallerini, amellerini ve lâyık oldukları cezaları ve onların âkibetlerini hakkıyla bilendir. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcının bütün takdir ettiği şeyleri bütün hükümlerini tasdik etmek ve yüceltmek, mü'minler için en' kutsî bir vazifedir.
 
129. Ve işte böylece zâlimlerin bazısını bazısına işledikleri şeyler sebebiyle musallat ederiz.
129. (Ve işte böylece) insanların ve cinlerin halleri ve onların haklarındaki cezalar gibi ve cinlerin insanları azdırmaya uğraşmaları gibi (zâlimlerin) zulümkâr olan insanların (bazısını bazısına işledikleri şeyler sebebiyle) kendilerinin gayrimeşru hareketleri yüzünden onların devamlı olarak küfr ve isyanda bulunmalarından dolayı (musallat ederiz.) onlar birbirini azdırır ve saptırır dururlar. Bu hâl kendileri için bir cezadır, bir musibettir. Veyahut onlar fenalıkları birlikte işledikleri gibi kendilerini de azap sahasında birbirine yaklaştırırız.
§ Bu âyeti kerimenin tefsiri hususunda İbni Abbas Hazretlerinden şöyle rivayet edilmektedir: "Cenâb-ı Hak, bir kavim hakkında hayır dilerse onların işlerine en hayırlı olanlarını tâyin eder. Ve bir kavmin hakkında şer dilerse onların işlerine de en şerli olanlarını görevlendirir." Bütün bu suretlerle tecelli eden ilâhî takdir insanların Allah tarafından bilenen güzel veya çirkin hareketlerinin bir mükâfat veya cezasıdır. Temiz, pâk olan ruhlar, kendileri gibi pâk ruhlara temayül eder. Pis olan ruhlar da kendileri gibi kirli olan ruhlara katılır, herkes kendi benzerine eğilim gösterir.
 
130. Ey cin ve insan cemaati!. İçinizden size benim âyetlerimi tebliğ eden ve sizi bu güne kavuşmanızla korkutan Peygamberler gelmedi mi?. Diyeceklerdir ki: Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz. Ve onları dünya hayatı aldattı ve kendi aleyhlerine şahitlikte bulundular ki: Onlar muhakkak kâfir kimseler olmuşlardı.
130. Bu mübarek âyetler de insanlar ve cinler hakkında ilâhî delillerin tamam olmuş bulunduğundan onların mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmadığını, onların kendi kusurlarından dolayı azaba uğrayacaklarını ilâhî bir kınama olarak ifâde etmektedir. Şöyle ki: Cenab'ı Hak, kıyamet gününde azarlama amacıyla buyuracaktır ki: (Ey cin ve insan cemaati!.) Siz dünyada iken (içinizden size) sizden her ümmete (benim âyetlerimi tebliğ eden) beyan ve izah buyuran (ve sizî bugüne kavuşmanızla korkutan Peygamberler gelmedi mi?.) neden öyle küfr ve isyan ile dünya hayatını zâyettiniz?. Onlar da böyle bir kınama ile karşılaşınca (Diyecekler ki, biz kendi aleyhimizde şahitlik ederiz.) ki bize Peygamberler gelmiş, bizi uyarmışlardı. Fakat ne yazık ki, biz onlara karşı isyankâr bir vaziyet aldık, şimdi azabı hak etmiş bulunuyoruz. (Ve onları dünya hayatı aldattı) onlar dünyanın geçici ve değersiz varlığına, lezzetlerine aldandılar, uhrevî nimetleri, mükâfatları düşünmediler: Sonsuz azabı gerektiren isyanlarda bulunup durdular, (ve) Şimdi âhiret âleminde öyle ister istemez (kendi aleyhlerinde şahitlikte bulundular ki: Onlar muhakkak kâfir kimseler olmuşlardı.) dünyada iken küfr içinde yaşamış olduklarını böylece itirafa mecbur olacaklardır. Ne kadar korkunç bir felâket. Artık bunların bu öldürücü hâllerini her insan düşünerek uyanık olmalıdır.

Kaynak: https://www.tebyin.com/index.php?topic=1932.0;prev_next=prev

  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Osman Bekil Koü

Allah razı olsun hocam çok teşekkür ediyorum hizmetlerinin devamlı olması dileğiyle
  • Üniversite: Kocaeli Üniversitesi

Canan karademir

Rabbim hepimizi kendisine hizmet edenlerden eylesin
  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Gülşah

Allah kabul eylesin inşallah selam ve dua ile
  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Yukarı git