Tevbe Suresi 88. - 106. Ayetler

Başlatan Melek, 03 Ağustos 2019, 14:41:40

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Aşağı git

Melek

Tevbe Suresi 88. - 106. Ayetler

88. Fakat peygamber ve onunla beraber bulunan mü'minler, mallarıyle ve canlarıyla cihada atıldılar. Ve işte bütün hayırlar, onlarındır. Ve kurtuluş bulunlar da işte onlardır.
88.Bu mübarek âyetler de Rasülü Ekrem'in ve ona tâbi olan ehli imânın hak yolunda ne kadar fedakârlıklarda bulunduklarını ve bu sebeple ne kadar yüce, ebedî nimetlere, nail olacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Münafıklar, cihaddan kaçındılar, hak dine hizmette bulumadılar (Fakat) en büyük bir şeref ve şana, dinî değerlere sahip bulunan (Peygamber) Hz. Muhammed Aleyhisselâm (ve onunla beraber bulunan) onun muhterem eshabı kirâmından bulunmak nimetine nail olan (mü'minler, mallariyle ve canlariyle cihada atıldılar) Allah Teâlâ'nın rızasını tahsil için her türlü fedakârlıklarda bulundular (ve işte bütün hayırlar) dünyada zafer ve ganimet ahirette de cennet ve ikram (onlarındır) o Yüce Peygamber ile onun o güzîde ashâbınındır (ve kurtuluş bulunanlar da) bütün yüksek nimetlere saadetlere nail olanlar da (onlardır) o pek mübarek, muhterem zatlardır,

89. Allah Teâlâ onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Onlar ebedî olarak kalıcılardır. İşte en büyük kurtuluş budur.
89. Evet... (Allah Teâlâ onlar için) o Peygamberlerin en üstünü olan Peygamberi ile onun o seçkin eshâbı için âhiret âleminde (altından ırmaklar akar cennetler hazırlamıştır.) O ebedî, neşe artıran yerlerde nice nimetlere, tecellilere mazhar olacaklardır. (Orada) O cennetler âleminde (ebedî olarak kalıcılardır) artık onlar için, bir ölüm, bir zeval yoktur. Onlar oralarda sürekli olarak tam bir mutîulukla yaşayıp duracaklardır., (işte en büyük kurtuluş budur) Bu uhrevî nimetlere, saadetlere kavuşmaktır. İşte Allah'ın dinine hizmetin ebedî mükâfatı. Artık bunun yanında geçici dünya hayatının ne kıymeti olabilir ki, icab edince insan, bu geçici hayatı, ebedî ve mutlu bir hayata kavuşmak için feda etmesin!. Artık hangi akıllı bir kimsedir ki, böyle yüce, ebedî bir gayeye kavuşmak arzusuyla ilâhî dine hizmeti bir kutsal vazife telâkki eylemesin?.

90. Ve bedevilerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah Teâlâ'ya ve Resulüne yalan söyleyenler de oturdular. Onlardan kâfir olanlara elbette ki, pek acıklı bir azap isabet edecektir.

90. Bu âyeti kerime, bedevilerden bir kısmının da cihada katılmamak için gelip mazeret ileri sürdüklerini, bir kısmının ise bir mazeret bile bildirmeden yerlerinde oturup kaldıklarını, ve bunlardan kâfir olanların pek kötü sonunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve bedevilerden) Yani: Çölde yaşayan, kendilerine Arabî denilen kimselerden (mazeret ileri sürenler) mazur oldukarını söyleyenler (kendilerine izin verilmesi için» cihada iştirak etmemelerine müsaade edilmesi için, Ey Yüce Resul!. Sana (geldiler) böyle bir müsaade aldılar. Bunlar bir rivayete göre Esed ve Getfan kabilelerinden idiler. Bunlar ihtiyaçlarından ve ailelerinden bahsile izin istemişlerdi. Veya Amir Ibni Tüfeyl'in kabilesinden idiler, sefere katıldıkları takdirde Tay Bedevilerinin kendi yurtlarına hücum ederek mallarını yağma edeceklerini söylemiş, izin almışlardı. (Allah Teâlâ'ya ve Resulüne yalan söyleyenler de) bir özür bile göstermeksizin cihaddan geri durdular, yerlerinde (oturdular) kaldılar, cihada iştirak etmediler. Artık (onlardan) o bedevilerden (kâfir olanlara) tövbe ve istiğfar etmeyip küfür üzere ölenlere (elbette ki, pek acıklı bir azap isabet edecektir.) Onlar dünyada öldürülmek, esaret gibi felâketlere uğrayacaklardır. Ahirette de cehennem ateşine atılacaklardır, İşte küfür ve nifakın müthiş neticesi budur.


91. Ne zayıflar üzerine, ne de hastalar üzerine ve ne de harcayacakları birşey bulamayanlar üzerine bir günah yoktur. Allah Teâlâ için ve Peygamberi için hayır dileğinde bulundukları takdirde. İhsanda bulunanların aleyhine hiçbir yol yoktur. Ve Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

91. Bu mübarek âyetler, dört kısım kimselerin gerçekten mazeret sahibi olup cihada iştirak etmemelerinden dolayı mes'ul olmayacaklarını bildiriyor, ve mes'uliyetin, sorumluluğun kimlere yöneleceğini ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Cihad, bir dini görevdir. Fakat mutlaka her müslüman bununla mükellef değildir. Bu cümleden olarak (Ne zayıflar üzerine) Yani: Pek ihtiyarlar üzerine veya yaratılıştan zayıf nahif olanlar üzerine (ne de harcayacakları bir şey bulamayanlar üzerine) yani: Cihad yolunda nafakasını temin edebilecek bir mala sahip bulunmayanlar üzerine böyle cihada iştirak edemediklerinden dolayı (bir günah yoktur) bunlar geri kalabilirler. Fakat onların hakkındaki bu şer'İ müsaade (Allah Teâlâ için ve Peygamberi için hayır isteğinde bulundukları takdirdedir) Evet... Onlar tâm bir imân sahibi gizli ve açıkça ibadetten ve itaatden geri durmamalıdırlar. Müminleri cihada teşvik için nasihatta bulunmalıdırlar. Mücahitlerin geride kalmış ailelerine mümkün olan yardımları yapmalıdırlar. Mücahitlerin aleyhinde bulunmayı? fitneye sebebiyet verecek sözlerden sakınmalıdırlar. Müslümanlara sevinç verecek haberleri ulaştırmayı bir vazife bilmelidirler. Elden gelen iyiliklerden geri kalmamalıdırlar. Bu şekilde hareket edecek zatlar, İslâm toplumuna yine yardımda lütuf ve ihsanda bulunmuş olurlar. (İhsanda bulunanların aleyhine) ise (hiçbir yol yoktur.) onları kimse yeremez ve kınayamaz. Onlar milletin fâideli, kıymettar uzuvlarından sayılırlar, (ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır) kullarının günahlarını af ve mağfiret buyurur ve (pek esirgeyendir) bütün kulları hakkında merhameti gahpür. İnsanlar kusurlardan uzak olamazlar. Elverir ki, kusurlarını bilsinler, tövbe ve istiğfar etsinler, kerem sahibi olan Yüce Mâbud'un merhametine iltica etsinler. Bir mazeret sebebiyle cihaddan mahrum kalanlar da yine insanlık icabı kusurları bulunsa bu ilâhi affa mazhar olabilirler. Elverir ki hayır isteğinde bulunmak suretiyle mensup oldukları İslâm cemiyetine ihsanda, güzel muamelede bulunacak olsunlar.

92. Ve o kimselere de günah yoktur ki, her ne zaman kendilerine binek veresin diye sana geldikçe "sizi üzerine bindirecek bir şey bulamıyorum" dedin de sarf edecek bir şey bulamadıkları için gözleri yaş döke döke geri dönüverdiler.

92. (Ve) Cihada iştirak etmediklerinden dolayı (o kimselere de günah yoktur ki) onlar cihada katılma arzusunda bulundukları için (her zaman kendilerine binek) deve vesair gibi nakil vasıtaları (veresin diye sana geldikçe) Resulüm!. Sen onlara (sizi üzerine bindirecek bir şey bulamıyorum, dedin de) onlar cihad yolunda nakil vasıtası ve benzeri şeyler tedâriki için (sarfedecek birşey bulamadıkları için) cihaddan mahrum kaldıklarını düşünerek fevkalâde bir üzüntü ile (gözleri yaş döke döke geri dönüverdiler) maksatları temin edilemediği için cihada iştirak edemediler. İşte bunlar da mazeretlidirler.

§ Rivayete göre bu müracaat eden zatlar arasında eshabı kiramdan Ebu Musel Aşari, Abdullah Ibni Kaab, Makil Ibni Yesar gibi zatlarda var imiş. İşte bu âyeti kerime, bu gibi muhterem, mazeret sahibi zatlar hakkında nazil olmuştur.

93. Ancak sorumluluk o kimseler üzerinedir ki, onlar zengin kimseler oldukları halde senden izin isterler, geriye kalanlar ile beraber olmaya razı olmuş bulunurlar. Allah Teâlâ da onların kalpleri üzerini mühürlemiştir. Artık onlar bilmezler.

93. (Ancak sorumluluk yolu) Mesuliyet ve eza yolu (o kimseler üzerine) yönelmiş (dîr ki, onlar zengin) cihada çıkmak için lâzım gelen vasıtaları ve diğer şeyleri tedarike kaadir (kimseler oldukları halde) cihaddan geri kalmak için Resulüm!, (senden izîn isterler) Kendilerinin bir özürleri bulunmadığı halde birer mazeret sebebiyle cihaddan (geriye kalanlar ile) özürleri olanlar ile veya kadınlar ve çocuklar ile (beraber olmaya razı olmuş bulunurlar) Tabiatlarındaki alçaklıktan dolayı kahramanca bir harekete cür'et gösteremezler. İşte bu hallerinden dolayıdır ki, (Allah Teâlâ da onların kalpleri üzerini mühürlemiştir.) onları rezil ederek sonlarını düşünebilmekten mahrum bırakmıştır. (Artık) Böyle kalpleri mühürlenmiş, hakikatları göremez bir hâle gelmiş olmalarından dolayıdır ki, (onlar bilmezler) cihadda olan dünyevî ve uhrevî menfaatleri takdir edemezler. Halbuki, cihad sayesinde dünyada fetih ve zafer tecelli eder, düşman hücumundan İslâm yurdu kurtulmuş olur. Ahirette de bu yüzden İslâm gazileri, şehitler! ebedî nimetlere nail olur dururlar. İşte bu gibi yüce gayeleri bilip düşünen zatlardır ki, lüzumu tahakkuk eden bir cihada katılmayı bir kutsal vazife bilirler. Bunu takdir edemeyenler de bundan kaçınmaya bahane ararlar.

94. Onlara döndüğünüz zaman size mazeret beyan edeceklerdir. De ki: Mazerette bulunmayınız, elbette size inanmayacağızdır.Muhakkak ki, Allah Teâlâ sizin bir kısım hallerinizden bizi haberdar buyurdu ve sizin amellerinizi Allah Teâlâ ve Peygamberi görecektir. Sonra gizliyi de aşikâreyi de bilene döndürüleceksiniz. Artık o neler yapmış olduklarınızı size haber verecektir.

94. Bu âyeti kerime, cihaddan kaçınan bir kısım münafıkların daha sonra yalan yere mazeret beyanında bulunacaklarını bildiriyor. Fakat bu mazeret göstermelerine iltifat olunmayıp kendilerinin yalancı olduklarını bildirmekte ve amellerinin cezasına kavuşacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Rasülü Ekrem!. Ey Eshab-ı Kiram!. Cihadı müteakip (Onlara) o münafıkların yanına (döndüğünüz zaman) onlar ne için geri kaldıklarına dair (size mazeret beyan edecekelrdir.) Resulüm!. Onlara (de ki: Mazerette bulunmayınız,) öyle asılsız, uydurma bir mazerette bulunmak da ayrıca bir kusurdur, (elbette size inanmayacağızdır.) Sizin bâtıl mazeretinizi tasdik etmeyeceğizdir. Öyle hakikate aykırı bir mazeret kabul edilebilir mi?, (muhakkak ki. Allah Teâlâ sizin bir kısım hallerinizden) şer ve fesada ait amellerinizden, hareketlerinizden (bizi haberdar buyurdu) bu hususa dair ilâhî vahiy tecelli etti. (Ve sizin amellerinizi Allah Teâlâ ve Peygamberi görecektir.) O nifak hallerinizden tövbe edecek misiniz, etmiyecek misiniz, bu zahir olacak, belli olacaktır, (sonra) Kıyamet günü sizler (gizliyi de aşikâreyi de bilene) ve bütün münafıkların içlerinde sakladıkları yalanları, kuruntuları, düşmanlıkları bilen Yüce Yaratıcıya (döndürüleceksiniz) onun büyük mahkemesine sevk olunacaksınızdır. (artık o da) O ezelî ilminden hiç bir şey saklı kalamayan o ezelî mabut da dünyada iken (neler yapmış olduklarınızı size haber verecektir.) Nekadar nifakta, çirkin hareketlerde bulunmuş olduğunuzu teşhir ederek sizi lâyık olduğunuz' azaplara kavuşturacaktır.

§ Bir rivayete göre Tebük seferinden döndükten sonra Rasülü Ekrem'in huzuruna gelerek böyle mazeret beyanında bulunanlar, seksen kadar münafıktan ibaret bulunuyormuş.

95. Yanlarına döndüğünüz zaman onları cezalandırmaktan vazgeçmeniz için size karşı Allah Teâlâ'ya yemin edeceklerdir. Artık onlardan vazgeçiniz. Şüphesiz ki, onlar murdar şeylerdir. Ve onların varacakları yer, kazanır oldukları şeye bir ceza olmak üzere cehennemdir.

95. Bu mübarek âyetler, cihaddan geri kaimi; olan münafıkların daha sonra özür beyanetmelerini yemin ile takviye etmek, bu suretle sorumluluktan kurtulup müslümanların rızasını kazanmak isteyeceklerini, fakat onların herhalde lâyık oldukları ilâhî azaba kavuşacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Tebük seferinde bulunan mücahit müslümanlar! Siz cihaddan sonra o münafıkların (Yanlarına döndüğünüz zaman) haklarında af ve bağı; ile muamele yaparak (onları cezalandırmaktan vazgeçmeniz için sizlere karşı Allah Teâlâ'ya yemin edeceklerdir.) gösterdikleri mazereti bu suretle kuvvetlendirmek isteyecektir. (Artık) Siz de (onlardan vaz geçiniz) onlardan uzak durunuz, onlar zaten lâyık oldukları cezalara uğrayacaklardır, (şüphesiz ki, onlar murdar şeylerdir) Ruh pisliğine yakalanmış kimselerdir. Cismanî pisliklerden kaçınmak lâzım olduğu gibi öyle mhanî pisliklerden de sakınmak elzemdir. (Ve onların varacakları yer) öldükten sonra atılacakları azap yurdu, onların dünyada iken (kazanır oldukları şeye) küfür ve nifaka, yalan yere özür dileyerek yemin etmelerine (bir ceza olmak üzere cehennemdir) onlar sonunda öyle bir ateşin azabına uğrayacaklardır. Bu ceza onlara kâfidir, isterse onlar dünyada cezaya uğratılmasınlar.

96. Size yemin ederler ki, onlardan razı olasınız. Siz onlardan razı olacak olsanız da şüphe yok ki. Allah Teâlâ o fasıklar olan taifeden razı olmaz.

96. Ey mü'minler!. O münafıklar (Size yemin ederler) mazeretlerine ait sözlerini and içerek kuvvetlendirmek isterler (ki) siz (onlardan) o münafıklardan (razı olasınız) onların haklarında yine evvelki gibi muamelede, iltifatta bulun as iniz. Bununla beraber (siz onlardan) diyelim (razı olacak olsanız da) onların özürlerini kabul etseniz de bu onlara fâide vermeyecektir. Zira (şüphe yok ki. Allah Teâlâ o fasıklardan olan taifeden razı olmaz) çünki Cenâb-ı Hak onların kalplerindeki nifak ve ayrılığı tamamen bilir, onları lâyık oldukları cezaya kavuşturur. Artık onlar, mü'minleri aldatarak rızalarını celbedecek olsalar da bu onları o elem verici sondan elbette ki kurtaramaz. Asıl istenen,selâmet ve saadete vesile bulunan Allah rızasıdır.

§ Rivayete göre Rasülü Ekrem Hazretleri Tebük seferinden dönüp Medine'i Münevvere ye gelince bir takım münafıklar ile görüşüp konuşmayınız diye ashab-ı kiramına emretmişti, İşte bu âyeti kerime o münafıkların hakkında nazil olmuştur. Artık hakikî bir mümin, bir münafıkı, bir dinsizi nasıl dost tutabilir, onun kâfirce hal ve etvarından nasıl razı olabilir?.


97. Bedeviler, küfrce ve nifakça daha beterdirler. Ve Allah Teâlâ'nın Resulüne indirmiş olduğu kanunları bilmemeğe daha lâyıktırlar. Allah Teâlâ ise bilendir, hikmet sahibidir.

97. Bu mübarek âyetler, Bedevi olan munafıların daha cahilce hareketlerini, temennilerini bildirmektedir. Fakat bir kısım bedevilerin de güzel bir imâna sahip olup Allah rızası için harcamada bulundukları ve onların ilâhi lutfa nail olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bedeviler) yani: -Arabistan'ın çöllerinde oturup kendilerine "A'rab" denilen bir takım taifeler, (küfrce ve nifakça daha beterdirler) bunların küfür ve nifakı şehirlerde ikamet eden münafıklardan daha şiddetlidir, (ve) bu bedeviler (Allah Teâlâ'nın Resulüne indirmiş olduğu şeyin) şer'î J-ıükmlerin, farzların, sünnetlerin (hududunu) derecelerini, ehemmiyetlerini (bilmemeğe daha lâyıktırlar) bunların bu hududu bilmemeleri haydi haydi sabittir. Çünkü bunlar medeni merkezlerden uzakta bulunmaktadırlar. Bilgin kimseler ile görüşememektedirler. Özelikle peygamberin meclisinde bulunup Hz. Peygamber'e nazil olan Kur'an-ı Kerim âyetlerini işitmekten, mucizeleri görmekten mahrum bulunuyorlar, İşte onların bu durumları, kendilerini başkalarından ziyade nifaka, ayrılığa sevketmektedir. (Allah Teâlâ ise bilendir) bedevilerin de başkalarını da hallerini, kalplerinde olanları tamamiyle bilir ve o Yüce Mâbud (hikmet sahibidir.) onun bütün emirleri, yasakları, kullarını sevaba ve cezaya kavuşturması hikmete, menfaat a dayanmaktadır.

98. Ve bedevileden öyleleri vardır ki, harcayacağı şeyi bir ziyan sayar. Ve sizin hakkınızda hâdiselerin gelmesini bekler. Kötü bir hâdise onların üzerlerine olsun. Ve Allah Teâlâ tam manâsıyla i; it içidir ve bilicidir.

98. (Ve) Bedevîler muhtelif şubelere ayrılmışlardır. (Bedevilerden öyleleri vardır ki) riyakârca bir halde bulunurlar, Hak Rızası için değil, sadece gösteri; için mallarını sarfederler, sonra da o (harcadığı şevi bir ziyan sayar) bir ceza bir zarar, bir hüsran telâkki eder. Çünki onun karşılığında bir sevaba nail olacağına inanmış değildir. Ve o münafık yok mu. Ey müslümanlar!. (Sizin hakkınızda hâdiselerin) inkılâpların, kendisinden kaçınılamayacak musibetlerin (gelmesini beklerler) müslümanların hakkında bu kadar kötülük ister olmaktan geri durmaz, (kötü bir hâdise) O müslümanların aleyhine istedikleri felâketler, fecî durumlar (onların) o münafık bedevilerin (üzerlerine olsun,) Amin. İşte onlar böyle bir bed duayı hak etmişlerdir. (Ve Allah Teâlâ tam manâsıyla işiticidir ve bilendir) Binaenaleyh o münafıkların müminler aleyhine ne söylediklerini, ne münafıkça lâkırdılarda bulunduklarını tamamen işitir, bilir, ona göre haklarında ceza verir.

99. Ve bedevîleren öylesi de vardır ki. Allah Teâlâ'ya ve âhiret gününe imân eder ve harcayacağı şeyi Allah Teâlâ katında yakınlığa ve Peygamberin dualarına vesile edinir. Haberiniz olsun ki, onlar kendileri için bir yakınlıktır. Elbette Allah Teâlâ onları rahmetinin içine girdirecektir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yarlığaycıdır, esirgeyicidir.

99. (Ve bedevilerden) O taifeden (öylesi de vardır ki,) onlar nifaktan ayrılıktan beri, temiz bir inanca sahiptirler. Onlar (Allah Teâlâ'ya ve ahiret gününe imân eder) dinî esaslara inanır, riayette bulunur (infak ettiği şeyi) öyle riya için değil, sırf (Allah Teâlâ katında yakınlığa) manevî bir yakınlığa (ve Peygamberin) mübarek (dualarına) kavuşmak için bir (vesile edinir) böyle yüksek bir gaye uğrunda malî ve bedenî fedakârlıkta bulunur durur. Nitekim "Cüheyn" ve "Müzeyne" kabileleri fenerinden bir kısmı böyle güzel bir durumda bulunmuşturlar. Artık (haberiniz olsun ki, onlar) o zatların hak yolunda yaptıkları harcamalar, verdikleri sadakalar (kendileri için bir) büyük (yakınlıktır) manevî yakınlığa bir vesiledir, Cenab'ı Hak'kın rızasına kavuşmak için bir yakınlıktır, bir itaattir, (elbette Allah Teâlâ onları) o halis, mümin kullarını (rahmetinin içine girdirecektir.) onları o sonsuz olan rahmet deryasından istifâde eder kılacaktır, böyle manevî bir yakılığa nail buyuracaktır. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yarlığayıcıdır) Mümin kullarının insanlık icabı meydana gelecek bir kısım günahlarını af eder ve örter. Ve o Yüce Yaratıcı (esirgeyicidir) güzel inanca sahip kulları hakkında ilâhî merhamet, ilâhî şefkati ziyadesiyle tecelli eder. Buna inanmışızdır.

100. Muhacirler ile Ensardan ilk önce -İslâmiyet'i kabul ile başkalarından öne geçenler ve -onlara güzellikle tâbi olanlar- var ya!. Allah Teâlâ onlardan razı oldu, onlar da ondan razı oldular. Ve onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İçlerinde ebediyen baki olacaklardır. İşte bu, en büyük bir kurtuluştur.
100. Bu âyeti kerime, müslümanlar arasında en yüksek mertebeye, fazilete sahip Allah rızâsına nail, cennetlerle müjdelenmiş olan seçkin zatların kimlerden ibaret bulunduğunu beyan byurmaktadır. Şöyle ki: (Muhacirler ile ensardan) Medine'i Münevvereye hicret etmiş olan eshab-ı kiram ile Medine'i Münevvere ahalisinden olup Islâmiyeti kabul ile muhacirlere yardım etmiş bulunan zatlardan (İlk İslâmiyet'i kabul ile başkalarından öne geçenler) diğer müslümanlardan önce İslâm şerefine nail olanlar var ya!, (ve) Bir de (onlara) yani: Muhacirini kiram ile ensarı kirama (güzellikle tâbi olanlar) kıyamete kadar onların yolunda gidenler, o iki mübarek zümreyi dâima hayır ile anarak Allah Teâlâ onlardan razı olsun diye dua edenler veyahut daha sonra Islâmiyeti kabul edip eshab-ı kiram zümresine katılanlar var ya!. (Allah Teâlâ onlardan razı oldu) o üç zümreden herbirinin itaatlarını kabul etti, amellerini takdire lâyık gördü. (Onlar da) O mübarek zümreler de (ondan) o kerem sahibi, merhametli olan Yüce Al I ah'd an (razı oldular) kendilerine lütuf ve ihsan buyurmuş olduğu dünyevî ve uhrevî nimetlerden ve özellikle kendilerini her nimetin üstünde olan ilâhî rızâsına nail buyurduğundan dolayı şükran borçlu olarak kalben fevkalâde haz almış bulundular. (Ve) Kerem Sahibi Yaratıcı (onlar için) o seçkin zatlar için ebediyet    âleminde (altından ırmaklar akan cennetler) bağlar, bahçeler, fevkalâde gönül açan ikametgâhlar (hazırladı) bugün bu cennetler mevcuttur. Orada cismanî, m hani nice nimetler vardır ve bunlar geçici değil, daimîdir. Bu muhterem mü'min kullar o cennetlerin (içlerinde ebediyen baki olacaklardır) artık bu nimetlerden hiçbir vakit mahrum kalmayacaklardır. (İşte bu, en büyük bir kurtuluştur) bir kurtuluştur, bir ebedî saadettir.

§ Muhacirini kiramdan önceliğe sahip olan zatlar ya iki kıbleye karşı namaz kılmış olanlardır veya Bedir savaşında bulunanlardır veya "Beyatur Rıdvan" da bulunanlardır veyahut hicretten evvel müslüman olanlardır veya Rasülullah'ı ilk tasdik eden zatlardır ki: Erkeklerden Hz. Ebu Bekir, kadınlardan Hz. Hatice, gençlerden Hz. Ali, azadlı kölelerden Zeyid Ibni Hars gibi zatlar ilk önce İslâm şerefine nail olmuşlardır. Allah onlardan razı olsun!. "Beyatülndvan" için fetih süre'i celîlesi tefsi-rine bakınız!.

Ensarı kiramdan önceliğe sahip olanlar da birinci, ikinci ve üçüncü akebe bey'atlerinde bulunan zatlardır. Şöyle ki: Hz. Muhammed'in -Sallallahu Aleyhi ve Sellem-Peygamberliğinin on birinci senesi hac mevsiminde Mekke'i Mükerreme dışında bulunan "Akabe" mevkiinde Medine'i Münevvere ahalisinden ve Hazrec kabilesinden altı zat İslâmiyet'i kabul etmiş, Rasülullah'a yardım edeceklerine söz vermişlerdi. İşte ensarı kiramdan ilk İslâmiyet'i kabul eden bu altı zattır. Peygamberliğin on ikinci senesinde de yine hac mevsiminde ve Akebe mevkiinde Medine'i Münevvere halkından on iki zat Peygamberimizle görüşmüş, İslâmiyet'i kabul etmiş, İslâm hükümlerine riâyet edeceklerine dair söz vermişlerdi. Bu da ikinci Akabe bey'atı bulunmuştur. Yüce peygamberliğin on üçüncü senesi de, Medine'i Münevvere halkından İslâmiyet'i kabul etmiş olan yetmiş üç erkek ile iki muhterem kadın Mekke'i Mükerreme'ye gitmişler, yine Akebe mevkiinde Rasülü Ekrem ile görüşmüşler, Rasülullah'a her bakımdan hizmette bulunacaklarına dair söz vermişlerdi. İşte bununla da üçüncü Akebe bey'ati vâki olmuş, bunu müteakip Yüce Peygamber Hazretleri Medine'i Münevvereye hicret buyurmuştur.

§ Bu âyeti kerime de gösterilen üç zümrenin neden Allah'ın rızasına mazhar oldukları sebebine gelince: Bir kere muhacirini kiram, Rasülü Ekrem'i ilk evvel tasdik eden, onun uğrunda her türlü zahmetlere, fedakârlıklara katlanan zatlardır.

Dinlerini muhafaza için yurtlarından, aşiretlerinden ayrılmışlar, her türlü meşakkatlere katlanmışlar, Rasülü Ekrem'e fevkalâde bir bağlılık göstermişlerdir.

Ensarı kirama gelince: Bunlar birçok kimselerden evvel, Mekke'i Mükerremeye girerek Rasülullah'ı tasdik etmişler, Rasülü Ekrem'i kendi yurtlarına davette bulunmuşlar, hicret eden din kardeşlerine pek çok yardımlar yapmışlardır, İslâmiyet'in yayılmasına pek çok çalışmışlardır. Mübarek muhacirler ile En s ar'a muhabbette bulunanlar, onlara karşı güzelce muameleleri bir dinî vazife telâkki eyleyenler, onların güzel vasıflarını dâima düşünerek kendilerini rahmetle, Allah rızâsına kavuşmak temennisiyle ananlar da İslâm dinine büyük bir bağlılık göstermekte bulunmuşlardır. Artık bu üç zümrenin hepsi de Allah'ın rızâsına kavuşmak gibi büyük nimetine elbette lâyıktırlar. Yüce Allah hepsinden razı olsun!.


101. Ve sizin etrafınızdaki Bedevilerden ve Medine halkından münafıklar vardır. Münafıklık üzerine sebat edip durdular. Onları sen bilmezsin, onları biz biliriz. Elbette onları iki kere cezalandıracağız, sonra da daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir.
101. Bu mübarek âyetler, müslümanlarca bilinmeyen bir kısım münafıkların Medine'de ve çevresinde bulunduğunu ve onların iki kere azap göreceklerini, sonra da daha büyük bir cezaya uğrayacaklarını haber veriyor ve yapılacak tövbelerin Allah katında kabul edileceğini müjdeliyor. Şöyle ki: Ey Medine'i Münevvere'deki Müslümanlar!. (Ve sizin etrafınızdaki Bedevilerden) ki, bunlar Cühende, Eşlem, Eşca ve Gıfar kabileleridir (ve Medine ahalisinden münafıklar vardır) bunlar, İslâmiyet'i kabul    etmiş, değildirler, (münafıklık üzerine sebat edip duruyorlar) tövbe etmemişlerdir. Resulüm!. (Onların) Onların birer münafık kimseler olduğunu (sen bilmezsin) onlar nifaklarını son derece gizli tutarlar. Senin gibi pek büyük bir fetanet ve feraset sahibi olan bir zat bile onların münafıklığını anlayamaz. Fakat (onları biz biliriz.) Ben Yüce Yaratıcı onların bütün sakladıklarını, nifaklarını tamamiyle bilmekteyim, elbette onları lâyık oldukları cezalara kavuşturacağım (elbette onları iki kere muazzep edeceğiz) dünyada öldürülme ve esarete, ölünce de kabir azabına uğrayacaklardır. Hatta deniliyor ki: Bu münafıkların kimler olduğu daha sonra Rasülullah'a bildirilmiş, o Yüce Peygamber de bir cuma günü hutbe okurken cemaat arasında bulunan bu münafıklardan herbirine hitaben: "Sen münafıksın, mescitten çık" diye emretmiş, onların durumlarının rezaleti böyle teşhir edilmiş, onlar mescit-i saadetten çıkarılmıştır. Bu birinci azaptır, ikinci azabı da kabirde göreceklerdi. O münafıklar (sonra da) ahirette (daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir) bu da cehennemin ateşidir, İşte nifakın müthiş neticesi!.

102. Ve günahlarını itiraf eden başkaları da iyi bir ameli diğer bir kötü ile karıştırmışlardır. Umulur ki. Allah Teâlâ onların tövbelerini kabul eder. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

102. (Ve günahlarını itiraf eden başkaları da) Diğer bir cemaat de (iyi bir ameli) evvelce yapmış oldukları bir cihadı veya günahlarını itiraf etmiş olmalarını veya diğer güzel bir hareketlerini daha sonra (diğer bir kötü ile) ikinci bir cihada iştirakten geri kalmakla (karıştırmışlardır) artık hem sevabı gerektiren, hem de günahı gerektiren şeyleri yapmış bulunmaktadırlar. (Umulur ki. Allah Teâlâ onların tövbelerini kabul eder) Elverir ki, onlar kusurlarını bilip tövbekar olsunlar, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.) Tövbe edenlerin kusurlarını af eder ve örter, kendilerini rahmete, lütuf ve yardımına nail buyurur.

§ Rivayete göre bu âyeti kerime, Tebük seferinden kaçınmış olan bir taife hakkında nazil olmuştur. Bunlar ya onüç veya sekiz veya beş veyahut üç kimse imiş. Bunlar, bu seferden geri kalanların aleyhinde nazil olan âyeti kerimeden haberdar olunca pek ziyade korkmuşlar, pişman olmuşlar, "biz yurdumuzda ağaçların gölgeleri altında ailelerimizle beraber rahat rahat yaşayalım da Rasülü Ekrem ile eshabı kiramı cihada atılarak birçok zahmetlere katlansınlar. Bu nasıl olabilir? Diye pişmanlık göstermişler ve Rasülullah'ın Medine'i Münevvere ve dönüşü sırasında kendilerini mescid'i şerifin direğine bağlamışlar "Yüce Peygamberimiz, bizi açıp kurtarmadıkça biz kendimizi bu bağdan kurtarmayacağız" diye yemin etmişler. Rasülü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem de Medine'i Münevvereye dönünce yüce adetleri üzere saadet mescidine girmiş, iki rekât namaz kılmış, bunların bu halini görmüş. Fakat "bir ilâhî emir olmadıkça ben bunların bu bağlarını çözemem" diye buyurmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, Rasülü Ekrem de onları o halden kurtararak, tövbelerinin kabul edildiğini kendilerine müjdelemiştir.

Yine rivayet olunuyor ki: Bu zatlar, böyle tövbelerinin kabulünü öğrenince çok sevinmişler, mallarını Hz. Peygamber'in huzunma arzederek: Biz bu mallar yüzünden geri kaldık, bunları kabul buyur, bizim adımıza fakirlere sadaka ver, bizim için af dileğinde bulun" diye rica etmişler. Fahri Alem Hazretleri de: "Bana sizin mallarınızdan bir şey almaklığım emir olunmadı" diye buyurmuş, bunun üzerine de şu 103 üncü âyet nazil olmuştur.

103. Onların mallarından bir sadaka al, onunla kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olursun. Ve onlara dua et, şüphe yok ki, senin duan onlar için bir sükûnettir ve Allah Teâlâ tam manâsıyla işit içidir, bilicidir.

103. Bu mübarek âyetler, tövbelerin, sadakaların Allah katında makbul ve bir nice mükafatlarını tecellisine vesile olacağını bildirmektedir. Hz. Peygamber'in duasına nail olmanın fâidesini ve Cenab'ı Hak'kın yüce vasıflarını anlatmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. (Onların) O günahlarından tövbe edenlerin (mallarından bir sadaka al) verecekleri bir kısım mallarını kabul et. Nitekim o tövbe eden zatların Hz. Peygamber'in huzuruna takdim ettikleri malların üçte birini Rasülü Ekrem Efendimiz kabul ederek fakirlere dağıtmıştır. (Onunla) Onlardan alacağın sadaka ile (kendilerini) günahlardan, mala düşkünlük lekesinden (temizlemiş) pâk, nezih bir hale getirmiş (onları   tezkiye etmiş) yani; Berekete nail kılmış, amellerinin sevabını çoğaltmış, arttırmış, onları Milaslı zatların derecelerine kavuşturmuş (olursun.) Resulüm!. (Ve onlara dua et) Haklarında istiğfarda bulun. "Cenâb-ı Hak malınıza feyiz ve bereket versin" gibi bir temennide bulunmak, bir muhabbet, bir hayır isterlik nişanesidir, (ve şüphe yok ki, senin duan) Ey Yüce Peygamber!. (Onlar için bir sükûnettir) O dua sayesinde nefisleri rahat eder, kalpleri mutmain olur, tövbelerinin kabul edildiğini anlayarak neşelenirler. (Ve Allah Teâlâ tam manâsıyla işiticidir.) Duaları da yapılan tövbeleri de, günahların itiraf edilmesini de işitir ve o kerem sahibi mâbud (bilicidir.) kullarının amellerini, pişmanlıklarını, niyetlerin!, bütün hareketlerini tamamen bilir. Buna inanmışızdır.

104. Onlar bilme diler mi ki, muhakkak Allah Teâlâ, o -kerem sahibi mâbud kullarından tövbeyi kabul eder ve sadakaları alır. Ve şüphe yok ki tövbeleri kabul eden, pek merhametli olan ancak -Yüce Yaratıcıdır-.

104. (Onlar) O tövbe edenler (bilmediler mî ki,) elbette bilmişlerdir ki, (muhakkak Allah Teâlâ, o) Yüce Mâbud (kullarından tövbeyi kabul eder) halisane olan tövbeleri kabul buyurmak ilahlık şanının gereğidir. (Ve) fakirlere zayıflara hak rızası için verdikleri (sadakaları alır) yani: Kabul eder, karşılığında sevaplar ihsan buyurur, (ve şüphe yok ki,) Kullarının yaptıkları halisane (tövbeleri kabul eden) ve onların günahlarını af buyuran ve (pek merhametli olan) bütün mahlûkatını lütuf ve ihsanına nail kılan (ancak o Yüce Yaratıcıdır) artık öyle kerem sahibi, merhametli olan Allah Teâlâya karşı isyana, onun emirlerine, hükümlerine muhalefete nasıl cesaret edilebilir?. Onun rızasını tahsil için fedakârlıktan nasıl kaçınılabilir? Bu mübarek âyetleriyle insanları sadaka vermeğe, tövbe ve istiğfar etmeye teşvik buyurmuş olması da onun merhameti ilâhîyesinin bir eseri bulunmaktadır.

105. Ve de ki: -Dilediğinizi- yapınız. Elbette ki. Allah Teâlâ ve onun Peygamberi ve mü'minler sizin yaptıklarınızı göreceklerdir. Ve siz gaybı da, görüleni de bilen zata elbette döndürüleceksinizdir. Artık o da neler yapar olduğunuzu size haber verecektir.

105. Bu mübarek âyetler, insanları tövbeye teşvik, tövbeden kaçınanlar! da tehdit mahiyetini taşımaktadır. Cihatdan geri kalan bir taifenin de ya azaba uğrayacaklarını veya affa nail olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. O cihada katılmayanlara veya bütün insanlara hitaben (de ki: Dilediğinizi -- yapınız) tövbenin lüzumu, faidesi açıkça bildirilmiş olduktan sonra artık dilediğiniz amellerde bulununuz (elbette Allah Teâlâ ve onun Peygamberi ve mü'minler sizin yaptıklarınızı göreceklerdir.) Şüphe yok ki, Cenâb-ı Hak'ka hiç bir şey gizli kalamaz. Yüce Peygamber de m az har olduğu ilâhî vahiy sayesinde bunları bilecektir. Temiz mü'minler de iyi kimselere karşı kalben muhabbette, bozguncu kimseler hakında da nefretlerde bulunacaklardır. (Ve siz) Ey insanlar!, (gaybı da, görüneni de bilen) Kendisine hiç bir şey gizli kalamayan (zata) Cenâb-ı Hak'ka (elbette) söz öldükten sonra (döndürüleceksinizdir.) Bu muhakkaktır. (Artık o da) O sizin zahir ve gizli bütün yaptıklarınızı bilen Yüce Yaratıcı da sizin dünyada iken (neler yapar olduğunuzu size haber verecektir) o yapmış olduklarınıza göre sizi mükâfata ve cezaya uğratacaktır. Artık bu akibeti düşününüz!. Ne güzel bir teşvik ve ne müthiş bir tehdit!.

106. Ve diğer bir takımı da Allah Teâlâ'nın emri için tehir edilmişlerdir. Ya onları cezalandıracak veya onların tövbelerini kabul buyuracaktır. Ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.

106. (Ve diğer bir takımı da) Medine ahalisinden ve bedevilerden olup da nifaklarından dolayı değil, sadece tenbellikten ve rahata düşkünlükten dolayı Tebük seferinden geri kalan ve gelip de özür dilemede bulunmayan üçüncü bir kısım taife de (Allah Teâlâ'nın emri için) haklarında bildirilecek ilâhî hükmün gelmesini beklemek için (tehir edilmişlerdir) haklarında bir hükm verilmemiştir. Cenâb-ı Hak, (ya onları) o bulundukları hal üzere devam edince (cezalandıracak veya) niyetleri hâlis tövbeleri samimî olunca (onların tövbelerini kabul buyuracaktır) onları azaptan kurtaracaktır. Bütün bu olup olacakları Hak Teâlâ bilir (ve) şüphe yok ki, (Allah Teâlâ    bilendir) bütün kullarının hallerini hakkiyle bilmektedir, onların tövbe edip etmiyeceklerini de bilmektedir. Ve Yüce Mâbud (hakîmdir) kullarının haklarında her ne yapar, her he hükmederse bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır.

§ İbni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre bu âyeti kerime, Tebük seferinden geri kalan Keab Ibni Mâlik, Miravetübnür Rebi ve Hilâl Ibni Ümiyye adında üç kimse hakkında nazil olmuşun. Bunun inmesi üzerine Rasülü Ekrem, eshab-ı kiramını, hattâ bunların kendi ailelerini de kendileriyle görüşmekten men buyurmuştu, haklarında bir karar verilmemişti. Bunlar da pek zor durumda kalmışlardı, bu hal elli gün devam etti, ardından tövbelerinin kabulüne dair bir âyeti kerime nazil oldu, bu zatların da tövbeleri kabul olundu.


Kaynak: https://www.tebyin.com/index.php?topic=1931.0

  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi
Hizmet , Nimettir...

Gülzade

Rabbim Kuranla yaşamayı ve yaşatmayı nasip eylesin inşallah selametle...
  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Cemile Öz Koü

Yüce Allah Kur'an'a uyanları yükseltir.Uymayanları alçaktır.Hz Ömer
  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Yukarı git