A'raf Suresi 151. - 173. Ayetler

Başlatan Melek, 01 Ağustos 2019, 17:12:59

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Aşağı git

Melek

A'raf Suresi 151. - 173. Ayetler

151.  Dedi ki: Ey Rab bini!. Beni de kardeşimi de bağışla ve bizi rahmetine kabul et. Ve sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.
151. Bu âyeti kerime, Hz. Harun'un nefsini müdafaası üzerine Hz. Musa'nın sükûnet bulup kendisi ve kardeşi hakkında güzelce duada bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm kardeşi hakkındaki sorgulamasından ve kardeşinin de vazifesinde kusurlu olabileceğini düşünmesinden dolayı (Dedi ki: Ey Rabbim!.) ey Kâinatı terbiye eden mabudumuz!. (Beni de kardeşimi de bağışla) Bizi aff ve mağfiretine kavuştur (ve bizi rahmetine kabul et.) bizleri fazlaca lütuf ve ihsanına kavuştur. (Ve sen merhamet edenlerin) şüphe yok ki (en merhametliyisin.) senin rahmetin pek geniştir, dünyada da âhirette de rahmet ve lutfun tecelli edip duracaktır. Bizim kendi nefsimize olan merhametimizden senin bizlere ait olan merhametin katkat fazladır. Buna inancımız tamdır.

152. Şüphe yok ki, o buzağıyı -tanrı- edinenlere elbette Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Ve işte iftiracıları böyle cezalandırırız.
152. Bu mübarek âyetler, buzağıya tapanların bir gazaba, bir dünyevî alçaklığa uğrayacaklarını, tevbe edip af dileyenlerin de Allah'ın mağfiretine nail olacaklarını şöylece açıklamaktadır. (Şüphe yok ki, o buzağıyı) Kendilerine ilâh kabul (edinenlere) Samiri ile ona tâbi olanlar gibi bu kötü harekette bulunanlara bu hareketlerinin cezası olmak üzere (elbette Rablerinden bir gazap) bir azap yetişecektir. Yurtlarından kovulmak ve kendilerini öldürmekle yükümlü bulunmak gibi elem verici bir cezaya uğrayacaklardır, (ve) Onlara (dünya hayatında bir alçaklık) bir fakirlik bir esaret, ve cinayetlerini İtirafa mecburiyet gibi bir felâket de (erişecektir.) onlar cezasız kalmayacaklardır. Bir yoruma göre buzağıya tapanlar, tövbekar olabilmeleri için kendilerini öldürmekle yükümlü tutulmuşlardı. İşte bu öldürme, onlar hakkında ilâhî bir gazap idi. Onların bu tapınmalarını İtiraf ile kendilerini öldüreyi kabul etmeleri de haklarında bir zillet demektir. (Ve işte iftiracıları) Allah Teâlâ'ya ortak koşanları, buzağı gibi şeylere tapmanın Allah tarafından emredilmiş olduğunu yalan yere iddiada bulunanları ve başka şekilde iftiraya cür'et gösterenleri (böyle) gazaba uğratmakla, zillete düşürmekle (cezalandırırız.) Allah'ın hikmeti bunu gerektirmektedir. Nitekim bu gibi yasaklardan kaçınmayan, peygamberlerin bir kısmını şehit etmiş, bir kısmını inkâr edip durmuş olan İsrail oğuları asırlardan beri birçok azaplara, facialara uğramışlardır. Yavaş yavaş azaba yaklaştırmak üzere arasıra nail oldukları bir nîmet var ise o da şüphe yok ki, süratli bir şekilde kaybolmuştur. Ondan dolayı da ayrıca meşakkatlere uğrayacaklardır. Artık insanlar, bu gibi cezaları, zilletleri düşünmelidirler, öyle hakîkata aykırı iddialarda, şirki isyanı gerektiren hareketlerde bulunmaktan kaçınmalıdırlar ki, ilâhî korumaya nail olabilsinler.

153. Ve o kimseler ki, kötülükleri işlemişler, sonra onun arkasından tövbekar olmuş ve imân etmişlerdir. Şüphe yok ki, ondan sonra Rahibin elbette -onları-bağışlayıcıdır, hakkıyla esirgeyicidir.

153. (Ve o kimseler ki) insanlık hali (kötülükleri) gayrimeşru şeyleri (işlemişler) onları yapmaya cür'et göstermişler (sonra onun) o yaptıkları fena, Allah'ın rızâsına aykırı hareketlerinin fenalığını anlayarak onların (arkasından) vazgeçip ve pişman olup (tövbekar olmuş) ve Allah Teâlâ'ya (imân etmişlerdir.) Hak Teâlâ'nın ortak ve benzerden uzak bulunduğuna ve tevbeleri kabul eden bir affedici ve merhamet sahibi olduğuna inanmışlardır. (Şüphe yok ki, ondan) O tövbeden (sonra) Resulüm ya Muhammedi. Veya ey tövbe eden kulum!. (Rab'bin elbette) Onları, öyle tevbe eden ve aff dileyenleri (bağışlayıcıdır) onların hakkında affetme ve günahlardan vazgeçme şeklinde muamele eder ve (esirgeyicidir) onları merhamet buyurur, onları cennetlerine kavuşturur. Binaenaleyh her insan güzel bir imâna ve inanca sahip olmalıdır, insanlık hali herhangi bir günahta bulunursa ümitsizliğe düşmemelidir, belki derhal tevbe edip, aff dileyip Cenâb-ı Hak'kın affına sığınmalıdır. Öyle samimiyetle yapılacak tevbelerin kabul edileceğini bu gibi âyetler bütün insanlığa müjdelemekte ve telkin buyurmaktadır, İsrail oğullarına ait olan bu kıssalar hakkında Ta'ha sûre'i (e üleşinde de ayrıntılı bilgi vardır.

154. Ne zaman ki Musa'dan o öfke dindi. Levhaları alıverdi ve onun nüshasında: Rablerinden korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet olduğu yazılmış bulunuyordu.

154. Bu mübarek âyetler, Hz. Musa'nın buzağı hâdisesinden dolayı üzüntü ve kederinin bilâhare sakinleştiğini ve yetmiş zat ile tayin edilen zamanda gidip o zatların yıldırıma tutulmaları üzerine üzülerek Cenâb-ı Hak'ka şöylece niyazda bulunduğunu beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki; Musa'dan) Hz. Harun'un özür dilemesi ve kavminin tevbe edip af dilemeleri üzerine (o) mâruz kaldığı (öfke) hüzün ve keder (sükûnet buldu.) tesiri azaldı, yere atmış olduğu Tevrat'a ait (Levhaları alıverdi) onları tekrar eline aldı, (ve onun nüshasında:) içine aldığı âyetlerde (Rab'lerinden korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet olduğu yazılı bulunuyordu.) yani o levhalarda Cenâb-ı Hak'tan korkup günahları terkedenlerin hidâyete nail olacakları ve Allah'ın azabından korkup O'nun lûtfuna sığınanların ilâhî rahmete kavuşacakları yazılmıştı. Bu pek büyük ilâhî bir müjdedir. Binaenaleyh buzağıya tapanların da öyle samimiyetle tevbe edip af dileyince bu hidâyete ve rahmete kavuşacaklarına isâret buymlmustur.

155. Ve Musa kavminden yetmiş erkeği tayin ettiğimiz vakit için seçmişti. Ne zaman ki, onları yıldırım yakaladı, dedi ki: Ey Rabbim!. Eğer dilese idin onları ve beni daha evvel helak ederdin. Bizden bir takım beyinsizlerin yaptıkları sey sebebiyle bizi helak eder misin?. Bu ancak senin bir imtihanındır, bununla dilediğini saptırırsın ve sen dilediğini hidâyete kavuşturursun. Sen bizim dostumuzsun, artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en hayırlısısın.
155. (Ve Musa) Aleyhisselâm (kavminden) muteber (yetmiş erkeği) Turi Sinâ'daki (tayin ettiğimiz vakit için) o kararlaştırılan zaman için (seçmişti.) ayırıp beraberinde bulundurmuştu. (Ne zaman ki) Onlar Hz, Musa'nın bir bulut içinde kalarak cephesinde bir nurun parladığını ve Cenabı Musa'ya karsı emir ve yasağa ait ilâhî kelâmın tecelli eylediğini gördüler, işittiler, sonra o bulut kaybolunca Hz. Musa'ya müracaat ederek "Biz Allah Teâlâ'yı aşikâre görmedikçe sana imân etmeyiz" diye kendilerine lâyık olmayan bir talepte bulundular. Bu cür'etlerinin bir cezası olmak üzere (onları bir yıldırım yakaladı) kalbleri bedenleri sarsıntıya uğratan bir titremeye tutuldular. Hepsi de öldüler veya ölü gibi bir vaziyete düştüler. Hz. Musa, bunların bu acıklı hâlini görünce (dedi ki: Ey Rabbim!. Eğer sen dileseydin onları ve beni daha) belirlenmiş vakitten (evvel helak ederdin.) ; imdi müşkül bir vaziyette kalmazdım. Kavmime dönüp gidince beni suçlayacaklardır. Halbuki, evvelce onların gözleri önünde ölmüş olsa idik böyle bir suçlamaya mahal kalmazdı. Ey Rabbim!. (Bizden bir takım beyinsizlerin) Buzağıya tapanların veya öyle Allah'ı görmeyi isteme cüretinde bulunanların (yaptıkları sey) öyle dine, edebe aykırı hareket (sebebiyle bizi helak eder misin?.) elbette etmezsin. Senin rahmet ve lutfun buna terstir. (Bu) Meydana gelen hâdise veya bu cemaatin Allah'ı görme isteklerindeki cesareti (ancak senin bir imtihanındır.) bu bir nevi denemedir, bir hikmete dayanmaktadır. (Bununla) Böyle bir imtihana tâbi tutmakla (dilediğini) kullarından hak edenleri (saptırırsın) onları hidayetten mahrum bırakırsın. Bu onların kötü hareketlerinin bir cezasıdır, (ve) Ey âlemlerin Rabbü, (sen dilediğini) de, kullarından güzel itikada sahip, mü'min olanları da (hidâyete kavuşturursun.) bu da senin lütuf ve merhametinden dolayıdır. Ey âlemlerin Allah'ı!. (Sen bizim dostumuzsun) Dünyevî ve uhrevî islerimizi idare eden sensin, bizi koruyan, bize yardımda bulunan ancak senin yegane varlığındır, (artık bizi bağışla) yapmış olduğmuuz günahları affet ve yok et (ve bize acı) bizi dünyada da, âhirettede rahmetine, lûtfuna kavuştur, (ve sen) Şüphe yok ki, (bağışlayanların en hayırlısısın) sen sırf kullarına bir lütuf olmak üzere bağış ve rahmetle bulunursun. Başkaları ise bir kimsenin kusurunu ya bir övgüye, bir sevaba kavuşmak için veya kendisinden bir kötü sıfatı def için affederler, böyle bir maksatla yardımda bulunurlar. Bunun karşılığında bir mükâfat beklerler. Binaenaleyh, bu gibi maksatlardan uzak olan Kerem sahibi Yaratıcının bütün mahlûkatının üstünde bir rahmet ve mağfiret sahibi olduğu apaçık ortadadır.


156. Ve bizim için bu dünyada da ve âhirette de bir iyilik yaz. Biz muhakkak ki, sana döndük. Buyurdu ki: Azâbımdır. Buna dilediğimi uğratırım. Rahmetim ise herseyi kuşatmıştır. Onu sakınanlar ve zekâtlarını verenler ve bizim âyetlerimize imân edenler için elbette yazacağım.

156. Bu âyeti celile, Hz. Musa'nın yıldırım" gördüğü zaman yaptığı dua'nın kalanını içermektedir. Hak Teâlâ'nın da cevaben kimlere azap edeceğini ve kimleri lûtfuna kavuşturacağını buyuracağını beyan etmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, dua ve niyazına devam ederek dünyevî (Ve) uhrevî nimetlere kavuşmaları için dedi ki: Ey Rabbim!. (Bizim için bu dünyada da ve âhirette de bir iyilik yaz.) Takdir ve tayin buyurmuş ol. Bizi her iki âlemde de selâmet ve saadetten ayırma. (Biz muhakkak sana döndük) Tevbe edip af dileyerek yüce dergâhına sığındık. Hak Teâlâ Hazretleri de cevaben: (Buyurdu ki: Azâbımdır.) Benim takdir etmiş olduğum bir ceza vardır. (Buna dilediğimi uğratırım) azap ederim buna kimsenin itiraza selahiyeti yoktur. Gerçekten de bütün kâinat Cenab'ı Hak'kın mülküdür. Onun kudretinin bir eseridir. Kendi öz mülkünde tasarmf edene kim itiraz edebilir?. Buna kimin hakkı vardır? Binaenaleyh o hikmet sahibi Yaratıcı, kendi mülkünde, mahlûkatı hakkında dilediği şekilde tasarruf eder. Ve buyuruyor ki: (Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır.) Evet... Allah'ın Rahmeti, dünyada bütün mahlûkatı kaplamıştır. Herkesin varlığı kavuştuğu nimetler ilâhi rahmetin birer eseridir. Âhirette ise bu ilâhi rahmet mü'min kullarına mahsustur. İşte buna işaret için de buyuruyor ki: (Onu) Rahmeti (sakınanlar ve) üzerlerine düşen (zekâtlarını) hak edenlere (verenler ve bizim âyetlerimize imân edenler için elbette yazacağım.) bu niteliklere sahip olan mü'min kullarıma âhirette tahsis edeceğim.

Evet... Sonsuzluk âleminde Allah'ın rahmetine kavuşacak olan zatlar, Allah Teâlâ'nın âyetlerine -yani onun birliğine, yaratıcılığına ve mâbutluğuna işaret ve şahitlik eden eserlere, semavi kitaplara ve birer âyet ve hidâyet, birer eşsiz kudret ve maddi varlığa büründürülmüş yüce birer mucize olan Peygamberlere ve özellikle Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a- imân eden kimselerden ibarettir. Hak Teâlâ bizleri bu imândan mahrum bırakmasın âmin...

157. O kimseler ki. Resule, ümmî peygambere tâbi olurlar. O peygamber ki, onu yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılmış bulurlar. Onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten men eder ve onlara temiz olan şeyleri helâl kılar, onların üzerine pis şeyleri de haram kılar. Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan bağlan kaldırır, artık o kimseler ki ona imân ederler ve ona saygı gösterir ve yardımda bulunurlar ve onunla beraber indirilmiş olan nur'a tâbi oluverirler, işte kurtuluşa erenler onlardan ibarettir.

157. Bu âyeti kerime, dünyada da âhirette de güzelliklere, sevaplara kavuşacak kimselerin en seçkin özellikleri taşıyan Son Peygamber Hz. Muhammed'e tâbi olan zatlardan ibaret olduğunu şöylece bildirmektedir: (O kimseler ki,) Kendisine ilâhi vahiyle kitab verilmiş olan (Resul'e, ümmİ peygambere) hiçbir kimseden birşey okuyup yazmamış olduğu halde yalnızca Allah'ın ilhamı ile kendisine geçmiş ve geleceğin bilgilerinin verildiği Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a (tâbi olurlar) onun ümmetinden olmak şerefini kazanırlar. (O nebi ki) O Yüce Peygamber ki, (onu yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de) ismiyle, vasıfları ile (yazılmış bulurlar.) öyle ki, onun o kitaplarda ismi ve vasıfları yazılmış zâttan ibaret olduğunda bir şüphe bulunamaz. Zaten o kitaplarda böyle yazılı olmasaydı Hz. Muhammed Aleyhisselâm bunu iddia ederek kendisinin yalanlanmasına sebebiyet verir miydi?. O öyle şanı yüce bir Peygamberdir ki (Onlara) o imâna davet ettiği kavimlere, bütün insanlığa (iyiliği emreder) Allah Teâlâ'nın emirlerine saygı gösterilmesini, güzel inanç ve ahlâk ile vasıf lanmayı, mahlukata şefkat gösterilmesini emir ve tavsiyede bulunur. (Ve onları kötülüklerden men eder) Din ve akıl yönünden çirkin olan şeylerden, güzel itikada, ahlâk ve insaniyete aykırı hareketlerden men'etmeye çalışır. (Ve onlara temiz olan şeyleri helâl kılar) Vaktiyle İsrail oğullarına bir ceza olarak haram kılınmış olan bazı temiz şeylerin ve diğer lezzetli, faydalı, yaratılışa uygun nimetlerin bu müslüman millete helâl olduğunu bildirir. (Onların üzerine) Kan, şarap, domuz eti, faiz ve rüşvet gibi (pis) temiz olmayan, zararlı (şeyleri de haram kılar.) bunlardan onları men eyler. (Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan bağlan kaldırır.) Onları mükellef bulunmuş oldukları meşakkatli şeyleri Allah'ın müsaadesiyle bertaraf      eder. Meselâ: İsrail oğulları, tövbelerinin kabulü için kendilerini öldürmekle mükellef idiler, kasten olsun, hatâ yoluyla olsun yapılan bir öldürmeden dolayı mutlaka kısas icrası lâzımdı, ganimet mallarını yakmaları icab ederdi. Cumartesi günü alışverişte bulunulması, haram idi. Namaz kılarken ellerini boğazlama bağlayarak tutsakça bir vaziyet almaları adet idi. İşte bütün bu gibi ağır hükümler, Muhammedin şeriatıyla kaldırılmıştır, iptal edilmiştir, yerlerine en hafif hükümler konulmuştur. (Artık o kimseler ki ona) O yedi yüksek vasfı bu âyeti celile ile bildirilen Son Peygamber Hz. Muhammed'e (imân eder ve ona saygıda) hürmette ve düşmanlarına karşı kendisine (yardımda bulunurlar ve onunla) O Yüce Peygamber'in peygamberliği ve risâletiyle beraber (indirilmiş olan nur'a) Kur'an'ı mübin'e kalbleri aydınlatan, şüphe ve cehalet karanlığından kurtaran o nurlandırıcı kitab'a (tâbi oluverirler) onun hükümlerine riâyette bulunurlar, (işte kurtuluşa erenler) Dünyada ve âhirette güzel isteklerine kavuşanlar (onlardan) o imân eden ve saygıda bulunan zatlardan (ibarettir.) İsrail oğullarından Abdullah Ibni Selâm, Hıristiyanlardan Tamimüddar'i lAllah onlardan razı olsunl bu cümledendir. Binaenaleyh böyle hakikî, ebedî bir selâmet ve saadete kavuşmak için Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ın davetine uymaktan başka çare yoktur.

158. De ki: Ey insanlar!. Şüphe yok ki ben hepinize Allah Teâlâ'nın bir elçisiyim. Öyle Allah ki, göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur. Ondan başka ilâh yoktur. Hem diriltir ve hem öldürür. Artık Allah Teâlâ'ya ve bir ümmî peygamber olup Allah'a ve onun kelimelerine inanan Resulüne imân ediniz, ve ona tâbi olunuz ki, hidâyete erişebilesiniz.

158. Bu âyeti celile. Peygamber Efendimizin İslâm dinini bütün insanlara bildirmekle emredilmiş olduğunu ve onun mübarek vasıflarını ve hidâyete ulaşmak için ona tâbi olmanın lüzumunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Resulüm Ey Muhammedi. Bütün insanlığa hitab ederek (De ki: Ey insanlar!, şüphe yok ki, ben hepinize) İslâm dinini tebliğ için (Allah Teâlâ'nın bir elçisiyim) hepinizi ona imâna davet ederim. (Öyle Allah ki, göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur.) Bütün Kâinatın Yaratıcısı, sahibi, mabûdi ancak o'dur kâinatın onun emrine boyun eğmektedir. O, öyle yüce bir Yaratıcıdır ki (Hem diriltir) dilediğini vücude getirir, hayata kavuşturur (ve hem öldürür.) hayattan mahrum eder. Böyle diriltme ve öldürme sıfatları ancak ona mahsus bulunmaktadır. (Artık) Ey insanlar!. Öyle vasıfları eşsiz olan (Allah Teâlâ'ya) imân ediniz, onun birliğini, mâbutluğunu tasdik eyleyiniz (ve ümmî bir peygamber olup Allah'a ve onun) O Yüce Yaratıcının (kelimelerine) kendisine ve diğer Peygamberlerine indirmiş olduğu kitaplarına (inanan Resulüne) yani Muhammed Aleyhisselâm'a (imân ediniz) ümmî olduğunu, başkalarından birşey okuyup öğrenmediği halde bir yaratılış hârikası olarak o kadar mükemmellikler! taşıyan, mucize Kur'an gibi ilâhî bir kitabın hükümlerini sizlere tebliğe kadir bulunan Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik ediniz risâlet ve pey gamberliği evrensel olan o Yüce Peygamber'e (tâbi olunuz) emrettiği ve yasakladığı şeylerde ona uyunuz, (ki hidâyete erişebilesiniz.) Hepinizin hidâyete ulaşması ancak onu tasdik edip ona tâbi olmak suretiyle tecelli eder. Bu hidâyete kavuşmak için başka çareniz yoktur.

159. Ve Musa'nın kavminden bir topluluk da vardır ki, hak ile doğru yola erdirirler ve hak ile adaletle bulunurlar.

159. Bu mübarek âyetler. Musa Aleyhisselâm'ın kavminden bir topluluğun doğru yol üzerinde sabit olduğunu ve o kavmin oniki kabileye ayrılıp Allah tarafından ne gibi nimetlere kavuşmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hidâyete ulaşanların başkalarını da hidâyet yoluna sevketmeğe çalışmaları pek yüce bir vazifedir. (Ve Musa'nın kavminden bir topluluk da vardır ki) Onlar da hidâyete ermiş, onlar da (hak ile) hakikate ermiş kimseler olarak veya hak bir söz ile insanları (hidâyete erdirirler) böyle güzel bir vazifeyi yerine getirmiş olurlar ve bunlar (hak ile adaletle bulunurlar.) adaletli bir şekilde hükmederler. Bu zatlardan maksat ya Peygamber'imizin zamanında bulunan ona imân eden bazı zatlardır. Abdullah Ibni Selâm ve Ibni Suriya ile bunların arkadaşları gibi veyahut Musa Aleyhisselâm'ın zamanında bulunup İsrail oğullarına vaaz ve nasihatta bulunarak onları hidâyet yoluna şevket meye çalışmış seçkin bir guruptur.

160. Ve biz onları oniki'ye o kadar kabilelere; ümmetlere ayırdık ve Musa'ya kavmi kendisinden su istedikleri vakit vahy ettik ki, âsân ile taşa vur. Ondan oniki pınar kaynayıp akmaya başladı.

160. (Ve biz onları) İsrail oğullarını (oniki'ye) yani (o kadar kabilelere, ümmetlere ayırdık.) Yakub Aleyhisselâm'ın oniki evlâdından meydana gelmiş oniki kabîle vardır ki, bunlara "Esbat" denilmiştir. Çünki bir kimsenin oğlunun oğullarına torunlarına "Esbat" denilir, İşte bunlar oniki sibta, kabîleye ayrılmış bulunuyorlardı. (Ve Musa'ya) Tih sahrasında (kavmi) müracaat ederek (kendisinden su istedikleri vakit vahy ettik ki) Ey Musa!, (âsân ile taşa vur.) O da bu ilâhî emre uyarak asasını vurunca derhal (Ondan) o taştan bir harika olarak (oniki pınar akmaya başladı.) böyle büyük bir mucîze meydana geldi. (Onlardan her kabîle su içeceği yeri bildi.) Hiçbiri diğerinin çeşmesine müracaata lüzum görmedi, birbirine zahmet vermediler. (Ve onların) O kabilelerin (üzerine) Tih sahrasında güneşin hararetinden etkilenmemeleri için (bulutları gölgelik yaptık.) onları böyle rahata da kavuşturduk. (Ve onların üzerine) Men ve selvayı, yani: (Kudret helvası ile bıldırcın) kuşlarını (indirdik.) bunlar da o kabilelerin yiyeceğini temin etmiş bulunuyordu. Bir kavle göre de "men" den maksat ekmektir, "selvadan" maksat da katıktır. Ve Hz. Musa'nın aldığı vahy ile onlara dedik ki: (Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyiniz.) Öyle lezzetli, helâl olan men ve selvadan yeyip hayatınızı sürdürmeyi başarınız. Yazık ki, onlar bu nimetlerin değerini bilmediler, biz böyle bir çeşit yiyecek ile yaşamaya sabredemeyiz, biz başka yiyecekler de isteriz dediler. Nîmete karşı nankörlükte bulunmak ve emre muhalefet etmek suretiyle kendilerine zulmetmiş oldular. (Ve onlar) Bu hareketleriyle (bize zulüm etmediler) Yüce zatımız zulme uğramaktan, zarar görmekten uzaktır, beridir. (Ancak) Onlar bu hareketleriyle (kendi nefislerine zulmetti ler.) bunun zararı kendilerine yönelmiş oldu, sonra o nimetten mahrum kaldılar. İşte nîmete karşı nankörlüğün sonucu!.


161. Ve o vakti hatırlat ki onlara denilmişti: Şu belde'de oturunuz. Ve ondan dilediğiniz yerde yeyiniz ve "bağışlanmak istiyoruz" deyiniz ve secde ettiğiniz halde kapıya giriniz ki, size hatalarınızı bağışlayalım, iyilik yapanlara -mükafatlarını- elbette arttıracağızdır.
161. Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak'kın, İsrail oğulları hakkındaki bazı emirlerini, onların da aldıkları emirlere muhalefet ederek azap gördüklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammedi. Aleyhisselâm (Ve) sen onlara anlat (o vakti ki, onlara) onların geçmişlerine (denilmişti: Şu belde'de) Beyti Mukaddes'te (oturunuz.) orada sebat ediniz. (Ve ondan) Onun ürünlerinden, meyvelerinden (dilediğiniz yerde) onun herhangi bir yöresinde sıkıntı çekmeden (yeyiniz) istifâde ediniz (ve "bağışlanmak istiyoruz" deyiniz.) yani: Ey Rabbiml. Bizim senden duamız, hatalarımızın affedilmesi ve silinmesidir diye dua ediniz. (Ve secde ettiğiniz halde kapıya giriniz) Yani: Tih sahrasından kurtulduğunuza bir şükür olmak üzere boyun eğerek, ve mütavâzî bir şekilde Beyti Mukaddes'in kapısından şehrin içerisine giriveriniz. (ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım) Hakkınızda af ve bağış ile muamele yapalım (iyilik yapanlara) ibâdet ve itaatte, güzel hareketlerde bulunanlara -mükafatlarını- (elbette arttırıcağızdır.) onlara fazla sevap ihsan edeceğizdir. Binaenaleyh siz de iyilik yapmaya çalışınız ki, bu ilâhî lütfa kavuşasınız.

162. Fakat onlardan zulüm edenler, kendilerine denilen sözü başka bir söze çevirdiler. Artık onların üzerlerine zulmettikleri şey sebebiyle gökten bir azap salıverdik.

162. (Fakat onlardan) O İsrail oğullarından (zulmedenler) öyle ilâhî emirlere, tavsiyelere riâyet etmeyip kendilerinin azaba uğramalarına sebebiyet vermekle nefislerine zulm etmiş olanlar (kendilerine denilen sözü) Hitta (bağışlanmak istiyoruz) sözünü (başka bir söze çevirdiler) alaycı bir tavır alarak hintetün, hintetün = buğday, buğday diyerek veya habbetün fi şaretin (bize başağında dâne ver) diye söylenerek şehrin kapısından saygısız bir şekilde şehre girdiler. (Artık onların üzerlerine  zulmettikleri şey sebebiyle) Öyle emre aykırı ve ahlâka uymayan hareketleri yüzünden (gökten) bir müthiş (azap salı verdik.) onun tesîriyle, büyük bir helake uğradılar. Rivayete göre bu azap, Taun hastalığından ibaret imi;, bununla onlardan bir saat içinde yirmidört bin kişi ölmüştür. Bakare Sûre-i celilesinin (58 ve 59) uncu âyetlerinin izahına bakınız!.

§ Kur'an'ı Kerim'de bir kısım âyetlerin aynen veya bazı kelimelerin değiştirilmesiyle tekrarlanarak zikredilmesinde birçok hikmetler, faydalar vardır. Başlıcalan şunlardır:

(1) Mühim bir konunun ruhlar üzerinde fazlaca tesir etmesi için tekrarlanarak zikredilmesi pek faidelidir.

(2) Bir konuya dâir bir sözün değişik şekilde zikredilmesi, o konunun fazlaca genişlemesine fesahat ve belagat in daha fazla ortaya çıkmasına yardım eder.

(3) Bir konunun çeşitli şekilde söylenmesi, nakledilen olayın tarihi önemini ve bir ibret ve uyanma numunesi bulunduğunu göstermeğe sebep olur.

(4)  Tekrarlanan âyetler güzelce araştırılırsa görülür ki: Konuları bir ise de gayeleri ve zikredilmelerindeki sebebler muhteliftir. Bunlar muhatablara göre çeşitli tesirleri içermektedir.

(5) Hikmetli bir konunun muhtelif münasebetler ile tekrar tekrar zikredilmesi muhatapların uyanmalarına, verilen nasihatları unutmamalarına ve fazlaca istifâde etmelerine vesîle olur. Ve bunlar K fevkalâde belâgatini gösterir, hafızalaı aydınlatmaya ve süslemeye sebep bulunur.

163. Ve onlara denizin kenarında bulunan beldeden sor. O zaman ki onlar Cumartesi gününde haddi aşıyorlardı. O vakit onlara cumartesi günlerinde balıkları çokça ortaya çıkarak gelirlerdi. Cumartesinin dışındaki günlerde ise gelmezlerdi. İşte onları yoldan çıkmaları sebebiyle böylece imtihan ederiz.

163. Bu âyeti kerime, İsrail oğullarının günahları yüzünden ne gibi bir imtihana mâruz kalmış olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!, (onlara) O senin komşun olup peygamberliğini tasdik etmeyen İsrail oğullarına (denizin kenarında) Kulzem denizinin civarında (bulunan belde'den) yani İle veya Medyen veya Taberiyyetüşşam şehrinden (sual et.) o beldenin tarihi, garip bir halini bir kınama olmak üzere o İsrail oğullarından sor, onları uyanmaya davet et. (O zaman ki onlar) O İsrail oğulları (Cumartesi gününde) avlanılması kendileri için yasaklanmış olan balıkları avlayarak Allah'ın kanunlarından olan bu yasağa muhalefetle (haddi aşmışlardı.) böyle maddî bir menfaatin esiri olmuş, bunun sakıncasını hiç düşünmemişlerdi. (O vakit onlara) O eski İsrail oğullarına (Cumartesi günlerinde) İlâhî bir imtihan olmak üzere (balıkları çokça ortaya çıkarak gelirlerdi) suyun üstüne çıkar görünürlerdi. (Cumartesi'nîn dışındaki günlerde ise) Balıklar (gelmez) su üstünde görünmez (lerdi.) bu hâl, onların Cumartesi gününe riâyet etmemelerinin bir cezâsıydı. (İşte onları) İsrail oğullarını (yoldan çıkmaları sebebiyle böylece) şiddetli bi belâ ile, bir mahrumiyetle (imtihan ederiz.) artık düşünmeli, şimdi de onların torunları Hz. Muhammed'in Peygamberliğini tasdik etmiyerek birçok yasakları çiğnemektedirler. Elbette bunlarda bu isyancı hâlleri yüzünden birçok belâlara uğrayacaklardır. Ne büyük bir hikmetli ihtar ve bir kınama!.

Rasülü Ekrem Efendimiz, zamanındaki İsrail oğullarına saklamakta oldukları böyle tarihî hâllerini Kur'an lisan-ı ile beyan buyurmakta kendi peygamberliğinin doğruluğuna bir delil göstermiş bulunuyor. Çünki hiçbir kimseden okuyup yazmamıştır, muhitinde ise bu gibi tarihî olaylar bilinmiş değildir, İsrail oğulları ise bu gibi tarihî    felâketlerini, isyanlarını pek gizli tutmakta idiler. Binaenaleyh bunların böyle birer tarihî hakikat olarak haber verilmesi bir peygamberlik mucizesinden başka birşey değildir.

§ Şürrean'den maksat: Suyun üzerinde fazla olarak görünmektir. Ard arda gelen mânâsında kullanılmaktadır.

164. Ve hani onlardan bir cemaat de dedi ki: Allah Teâlâ'nın kendilerini helak edeceği veya şiddetli bir şekilde azap edeceği bir topluluğa ne için nasihatta bulunuyorsunuz?. Dediler ki: Rab'binize karşı mazeret beyan etmek için. Ve umulur ki, sakınırlar.

164. Bu mübarek hayetler, İsrail oğullarının bulunduğu beldedeki bazı iyi kimselerin onlara öğüt vermiş olduklarını ve bu öğütlerin ne gibi güzel bir maksada dayalı bulunduğunu bildirmektedir. Bu öğütleri kabul etmeyenlerin de nihayet ne gibi azaplara, değişimlere uğradıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve hani) Hatırlayınız ki (onlardan) o deniz kenarındaki belde'de oturan İsrail oğullarından (bir cemaat de) o kavme nasihatta bulunan, Cenab'ı Hak'kın emirlerine, yasaklarına itaat etmelerini tavsiyede bulunan iyi kimselerden bir zümreye (dedi ki: Allah Teâlâ'nın kendilerini helak edeceği veya) helak etmeyip de (şiddetli bir şekilde azap edeceği) öyle inatçı, balıkları avlamaya koşup duran (bir topluluğa ne için nasihatta bulunuyorsunuz?.) bunlar, bu nasihatlara kıymet vermiyorlar, sözlerinizi dinlemiyorlar. Artık bu öğütler ne gibi bir fayda ve hikmete dayanmaktadır?. O öğüt veren iyi kimseler de (Dediler ki:) biz (Rab'binize mazeret beyan etmek için.) öğüt veriyoruz. Kendimize yönelen iyiliği emretmek, kötülüklerden men etmek vazifesini yapmak istiyoruz. Buna rağmen onlar bunu kabul etmedikleri takdirde biz artık mazeret beyan etmek için böyle nasihata devam ediyoruz. (Ve) Maamafih (umulur ki,) onlar bu nasihatlardan istifâde ederek (korunurlar.) Cenab'ı Hak'tan korkarak men edildikleri şeyleri yapmaya devam etmezler. Halka verilen hikmetli öğütler bu gibi fâidelerden uzak değildir.

165. Ne zaman ki onlar kendilerine yapılan uyanları unuttular, kötülükten men edenleri kurtuluşa erdirdik ve zulmedenleri de yaptıkları kötülükler sebebiyle şiddetli bir azap ile yakaladık.

165. (Ne zaman ki onlar) O isyankâr gurup (kendilerine yapılan uyanları) iyi zatlar tarafından kendilerine verilen öğütleri terkettiler, onları hiç dinlememiş gibi bir vaziyette bulundular, artık (kötülükten men edenleri) nasihatta bulunan ve o nasîhata riâyet eden iki zümreyi (kurtuluşa eriştirdik.) onları bu güzel vazifelerinden ve kanaatlerinden dolayı azaptan koruduk. (Zulmedenleri de) Bu öğütleri kabul etmeyip balıkları avlamaya devam eden, böyle ilâhî emirlere, yasaklara muhalefette bulunup duran taifeyi de (yaptıkları kötülükleri sebebiyle) günahkâr olup itaat dairesinden çıktıkları için (şiddetli bir azap ile yakaladık.) kendilerini bir kısım belâlara, musibetlere uğrattık, tâki, bunlardan ibret alıp o yaptıkları günahları terketsinler.

166.  Ne zaman ki, kendilerine yasaklanan şeylerden dolayı kibirlendiler, onlara: "aşağılık maymunlar olunuz" deyiverdik.

166. (Ne zaman ki) O isyankâr halk (kendilerine yasaklanan şeylerden dolayı kibirlendiler) yasaklandıkları şeylere devam ettiler, verilen emirleri kabule tenezzül etmeyip böbürlenme alçaklığını gösterdiler. Artık (onlara: "aşağılık maymunlar olunuz" deyiverdik) yani: Onları maymun şekline soktuk, kendilerini insaniyet şerefinden mahrum ettik, lâyık oldukları böyle bir cezaya kavuşturduk.

§ Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğu üzere bu taife, üç gün maymun halinde kalmışlar, bunların bu hâlini diğer insanlar görmüşler, sonra da helak olup gitmişlerdir.   Bunların böyle bir değişikliğe uğramaları Allah'ın kudreti karşısında imkânsız değildir. Artık bunların maymun olmalarını, insanlık ahlâkından mahrum olup hayvani bir ahlâk ve yaşantı ile vasıflanmış olmalarından kinaye olarak kabul etmeye lüzum yoktur.

§ Bu âyeti celile gösteriyor ki: İnsanlardan bir taife Allah'ın gazabı ile maymun kesilmiştir. Fakat bunların maymun olarak bir müddet devamlarına ve bunların neslinin maymun olarak devam ettiğine dâir bir Kur'ânî işaret yoktur. Demek oluyor ki, bazı insanlar, insanlık şerefini mahvettikleri için bir ceza olarak maymun kesilmişler ise de esasen üstün bir mahlûk olan insanların maymundan değişim suretiyle ortaya çıkmış oldukları asla iddia edilemez. Allah'ın kudretiyle maymunlar ayrı olarak yaradılmış olduğu gibi insanlar da ayrı olarak insan şeklinde yaratılmışlardır. Bunun aksini iddia etmek Allah'ın kudretinin genişliğini inkâr, bütün insanlığın kıymetini düşürmek demektir.

167. Ve hatırlat onlara o vakit Rab'bi bildirmiş oldu ki, elbette kıyamet gününe kadar onların üzerine onlara en kötü azap ile işkencede bulunacak kimseler gönderecek. Şüphe yok ki, Rab'bin elbette cezayı çabuk verendir ve şüphe yok ki, o elbette çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

167. Bu mübarek âyetler, İsrail oğullarının bir takım kötü hareketlerinden dolayı kıyamete kadar uğrayacakları musibetler haber vermektedir. Ve onlardan iyi kimseler ile hallerini düzeltmekten mahrum olan kimselerin bir ilâhî imtihan olarak iyiliklere ve kötülüklere mâruz bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. (Ve hatırlat onlara) O İsrail oğullarına geçmişlerinin hayat tarihlerini zikret, (o vakit) Onların bulundukları zaman (Rab'bin) onlar hakkında (bildirmiş oldu ki) Peygamberleri lisaniyle tebliğ buyurmuştu ki (elbette kıyamete kadar onların) o kavmin (üzerine) sırf günahlarının bir cezası olmak için (onlara en kötü azap ile) ihanet ile, cizye almakla (işkencede bulunacak kimseler) başka hâkim kavimler (gönderecek.) onları aşağılık bir hayat yaşatacaktır. Böyle bir muamele onların haklarında takdir edilmiştir. Nitekim asrı saadete kadar muhtelif milletlerin özellikle mecusilerin, Hıristiyanların esaretleri altında yaşamışlardır, asrı saadetten sonra da yine çeşitli devletlere cizye vererek dağınık bir halde bulunmuşlar ve son asırda Alman'Iarın şiddetli cezalarına uğramışlardır. (Şüphe yok ki, Rab'bîn elbette cezayı çabuk verendir) Onun dinine, emirlerine, yasaklarına riâyet etmeyenleri pek çabuk felâketlere uğratır, (ve şüphe yok ki, o) Kerem sahibi mabut (elbette gafurdur) mü'min kullarının birçok kusurlarını affeder ve örter ve (rahimdir.) kullarına merhameti pek çoktur. Binaenaleyh bazı âsi kullarını bir takım belâlara, musibetlere bu dünyada uğratması da onların uyanıp hâllerini düzeltmeleri hikmetine dayalı olduğundan bu da ilâhi merhametin bir nevi tecellisi demektir.

168. Ve onları yeryüzünde gurup gurup ümmetler kıldık. Onlardan iyi kimseler vardır. Ve onlardan bundan aşağıda olan kimseler de vardır. Ve onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik, tâki -kötülüklerinden- dönüversinler.

168. (Ve) Cenâb-ı Hak, buyuruyor ki, biz (onları) O İsrail oğullarını (yeryüzünde gurup gurup kıldık.) muhtelif yerlere dağılmış, şan ve şereften mahrum kalmış oldular. (Onlardan iyi kimseler vardır.) Akıllıca hareket etmiş; hakikati görmüş, Islâmiyete kavuşmuşlardır. (Ve onlardan) O kavmin fertlerinden (onun) durumunu düzeltmenin (dışında) kalmış (kimseler de vardır.) onlar durumlarını ıslah etmekten mahrum, küfr ve isyana düşkün bir halde kalmışlardır. (Ve onları) O kavmi, onların iyi olanlarını da, olmayanlarını da (iyiliklerle) afiyetle, rahat geçimle (ve kötülüklerle) zulümle, şiddet ile, esaret ile (imtihan ettik.) kendileri İçin bir uyanışa vesile olmak üzere haklarında vakit vakit böyle muamelelerde bulunduk. (Tâki -kötülüklerden - dönüversinler.) Kusurlarından tevbe edip af dilesinler, kavuştukları nimetlere şükrederek düzgün bir şekilde yaşasınlar. Onlar böyle haklarında tecelli eden ilâhi takdirlerden bir ibret dersi almadıkları takdirde sonsuza kadar felâketlere mâruz kalırlar. Yavaşça azaba yaklaştırmak ve bir imtihan olmak üzere nail oldukları geçici nimetler ellerinden çıkar, büsbütün perişanlıklar içinde kalır dururlar. Artık öyle geçici bir varlığa böbürlenmek asla doğru olamaz.

169. Onlardan sonra bir takım kimseler geldi, kitaba vâris oldular, bu değersiz varlığın geçid malını alır dururlar ve derler ki: Elbette biz ileride aff olunacağız. Ve onlara onun benzeri bir menfaat gelecek olsa onu da alıverirler. Onlardan Allah Teâlâ'ya karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dâir o kitabın misakı -onun hükmü doğrultusunda bir ahd- alınmamış mı idi!. Halbuki,  onlar o  kitaptakini  okumuşlardı. Âhiret evi ise takva sahipleri  için  hayırlıdır. Hâlâ -buna-  akıl erdiremiyecek misiniz?.

169. Bu mübarek âyetler, eski İsrail oğullarının yerine geçen bir takım kimselerin de Tevrat'ın içeriğini öğrenmiş ve onun hükümlerine riâyet etmeleri için kendilerinden söz alınmış oldukları halde o kitabın hükümlerine aykırı olarak dünyanın varlığına düşkün bulunduklarını ve bu ihtiraslı hareketlerinin aff olunacağını iddia ederek bu hırslarında devam ettiklerini bildirmektedir. Allah'ın kitabının hükmüne sarılan üzerlerine düşen namaz gibi ibâdetleri yerine getiren ıslah edici kimselerin ise mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Onlardan) O vasıfları yukarıda zikredilen İsrail oğullarından (sonra bir takım kimseler) Onların arkasından (geldî) onların kötü zürriyetinden bulundu. Bunlar asrı saadette bulunan bir takım İslâmiyet düşmanları idi. Bunlar (kitaba) Tevrat'a atalarından (vâris oldular.) o kitap kendilerine intikâl etmiş oldu. Bunlar (Bu değersiz varlığın) bu geçici dünyanın (geçici malını alır dururlar) rüşvet gibi, faiz gibi, başkalarının haklarına tecâvüz gibi gayrimeşru vasıtalarla servet sahibi olmağa çalışırlar, (ve derler ki:) Biz böyle hareketimizden dolayı endişe etmeyiz, çünki (Elbette biz ilerde) âhirette (affolunacağız.) Allah Teâlâ İsrail oğullarını aff edecektir. Biz yaptıklarımızdan mesul olmayacağız. (Ve) böyle yanlış bir kanaatte bulundukları için (onlara onun) o gayrimeşru dünya varlığının (benzeri bir mal) daha (gelecek olsa onu da alıverirler) hiç mesuliyetten korkmazlar, dâima hırslı bir halde yaşarlar. (Onlardan Allah Teâlâ'ya karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dâir o kitabın) Tevrat'ın (misakı) onun hükmü doğrultusunda bir söz (alınmamış nil idi!.) her türlü günahları işleyen İsrail oğullarının tövbekar olmadıkları halde affa uğrayacaklarına dâir o kitapta bir hüküm yoktur. Artık böyle bir affa inanmak, o kitabın verdiği söz ve yeminin dışına çıkmak olmaz mı?. (Halbuki onlar) İsrail oğulları (o kitaptakini) Tevrat'taki hükümleri, söz ve yemini (okumuşlardı.) onun içeriğini öğrenmişlerdi. Artık onun aksini nasıl iddia edebiliyorlar?. (Ahiret evi ise) Âhiret yurdunda mü'minler için hazırlanmış olan nimetler ise (takva sahipleri için) Cenâb-ı Hak'kın azabından korkup onun hükümlerine muhalefetten sakınanlar için (hayırlıdır) külfeften, yok olmaktan uzaktır. (Hâlâ) Bu hakâkate (akıl erdiremiyecek misiniz?.) neden öyle geçici dünya varlığını gayrimeşru şekilde elde ederek bu uğurda ebedî saadetinizi temin edecek olan uhrevî nimetleri feda etmiş bulunuyorsunuz?.

170. Ve o kimseler ki kitaba sarılırlar ve namazı dosdoğru kılmış bulunurlar. Şüphe yok ki, biz -öyle- iyiliğe çalışan kimselerin mükâfatını zayi etmeyiz.

170. (Ve) Bilâkis (o kimseler ki, kitaba sarılırlar.) onun hükümlerine muhalefetten kaçınırlar, onun helâl gösterdiğini haram, haram bildirdiğini de helâl saymaya cür'et etmezler (ve) bilhassa ibâdetlerin en büyüklerinden olan (namazı dosdoğru kılmış) şartlarına riâyet eylemiş (bulunurlar.) onlar da büyük mükâfatlara nail olacaklardır. (Şüphe yok ki, biz -öyle- ıslah edici kimselerin mükâfatını) Amellerinin ecir ve sevabını (zayi etmeyiz.) artık her akıllı kimseye lâzım olan odur ki, böyle Allah'ın rızâsına muvafık hareketlerde bulunarak hakikî istikbâlini temine çalışmış bulunsun. Yoksa fanî bir varlık uğrunda hakikî istikbâlini unutmuş olanlar, böyle mükâfatlara kavuşamayacaklardır.

Böyle mükâfatlara nail olacak zatlar, Ata'ya göre Hz. Muhammed'in ümmetidir. Mücâhide göre de Abdullah Ibni Selâm ile arkadaşları gibi Tevrat'ın hükümlerini değiştirmeyen, onu geçim vâsıtası yapmayan, İslâmiyet'i kabul etmiş bulunan zatlardır.


171. Ve bir zamanlar dağı sanki o bir gölgelik imiş gibi onların üstlerine koparıp kaldırmıştık. Ve sandılar ki, o hakîkaten üstlerine düşecek, -onlara dedik ki:- Size verdiğimizi kuvvetle tutun, ve onda olanı hatırlayınız. İhtimâl ki, sakınırsınız.

171. Bu âyeti celile, Tevrat'ın hükümlerini kabul etmekten kaçınan İsrail oğullarının üzerine ilâhî bir tehdid olarak Tur Dağının yerinden kopup düşecek bir vaziyet almış olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve bir zamanlar) ki, İsrail oğulları Tevrat'ın hükümlerini ağır görüp kabul etmekten kaçınmışlardı, (dağı) -Tur Dağının bir kısmını (sanki bir gölgelik) bir tavan (imiş gibi onların üstlerine) yerinden (koparıp kaldırmıştık.) bu dağ, ordugâhlarının tamamen üzerine kalkıp başlarına düşecek gibi harikulade bir vaziyet almıştı. (Ve) Onlar da (sandılar ki) iyiden iyiye bildiler ki (o) dağ (hakikaten) onların (üstlerine düşecek.) çünkü bir dağ, havada asılı bir halde duramaz. Bu korkunç durum üzerine onlara Musa Aleyhisselâm'ın vâsıtasıyle (Dedik ki:) ey İsrail oğulları!. (Size verdiğimizi) Tevrat'ın hükümlerini (kuvvetle) bir ciddiyet ve kararlılıkla (tutun) ona riâyet ediniz (ve onda olanı) emirleri, yasakları, veya sevap ve cezayı (hatırlayınız) nazar'ı dikkate alarak gerektirdiği şekilde amelde bulununuz. (İhtimâl ki) Bunun güzel tesiriyle çirkin amellerden, ahlâkî kötülüklerden (sakınırsınız.) bu sayede korunanlar gurubuna girmiş olursunuz. Binaenaleyh her insan için lâzımdır ki, Hak Teâlâ'nın azabından korksun, onun semavî kitabının hükümlerine riâyeti kendisi için selâmet ve saadet vesilesi bilsin.

§ Rivayete göre İsrail oğulları öyle dağın başları üzerine kalktığını görünce son derece korkmuşlar, her biri sol kaşı üzerine yıkılarak sağ gözü ile ona bakmağa başlamışlar. Hâlâ Yahudilerin sol kaşları üzerine secde ederek sağ gözleriyle yukarıya bakar oldukları bilinmektedir. Böyle bir secdedir ki, bizden cezanın kaldırılmasına sebep olmuştur, derler. Bakare süre'i celilesindeki (64) üncü âyetin izahına da bakınız.


172. Ve o zaman ki, Rab'bin âdem oğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini aldı. Ve onları kendi nefisleri üzerine şahit tuttu. "Ben sizin Rab'biniz değil miyim?." dedi, -onlar da-evet... şahidiz dediler. "-Bu da- kıyamet günü biz bundan muhakkak ki, gafiller idik" dememeniz içindir.

172. Bu mübarek âyetler, vaktiyle bütün insanlık neslinin bir ilâhî hitap üzerine Allah'ın Rablık sıfatını tasdik etmiş olduklarını ve böyle olağanüstü bir hadisenin meydana gelmesi ve ilâhî âyetlerin ayrıntılı bir şekilde beyan edilmesindeki hikmet ve menfaati açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm Ey Muhammedi. Aleyhisselâm. Hatırlanmalıdır. (o zaman ki, Rab'bin Adem oğullarından) Yani: (onların sırtlarından zürriyyetlerini) kıyamete kadar dünyaya gelecek olan evlâtlarını (aldı.) meydana çıkardı. (Ve onları kendi nefisleri üzerine şahit tuttu) Yani: O çıkarılan zürriyyetlerden herbirini başkaları hakkında değil, o zürriyyetin kendi nefsi hakkında Allah'ın rablığını tasdik için şahit tutarak (ben sizin Rab'biniz değil miyim?.) amiriniz, sahîbiniz, varlığınızı terbiye eden benim ilâhî zatım değil midir?, (dedi,) Onları tasdik etmeye davet etti. (-onlar da- Evet...) Kendi nefsimiz üzerine (şahitlik ederiz) sen bizim Rab'bimizsin, senden başka Rab'bimiz, mabudumuz yoktur (dediler.) Şahitlikte bulundular. (Bu da) Böyle zürriyyetler hakkında ilâhî bir hitabın yönelmesi, onların da Allah'ın rablığını tasdik ile nefisleri üzerine şahitlikte bulunmaları, ey insanlar!. Sizin (kıyamet günü biz bundan) yani Allah Teâlâ'nın birliğinden, rablığından ve onun hükümlerinden (gafiller idik dememeniz içindir.) böyle bir mazeret ileri sürmeğe meydan kalmaması için sizin hakkınızda böyle bir tasdik ve şahitlik muamelesi cereyan etmiştir.

173. Veya demeyesiniz ki, muhakkak babalarımız daha evvel ortak koşmuşlardı. Ve biz isek onlardan sonra bir zürriyet olduk. Bizi iptal edenlerin yaptıkları ile helak mı edeceksin?.

173. Ey insanlar!. Böyle bir muamelenin cereyanı (Veya demeyesiniz) içindir (ki, muhakkak babalarımız) bizim zamanımızdan (daha evvel ortak koymuşlardı.) Allah Teâlâya ortak koşmayı icad ve âdet etmişlerdi. (Biz ise onlardan sonra bir zürriyet olduk.) Dünyaya geldik. Bir hidâyet yolunu izleyemedik, bir delil ile neticeye ulaşmaya güç yetiremedik. (Bizleri) Ey Allah'ım!, (iptal edenlerin) saptıran babalarımızın (yaptıklariyle) kâfirce hareketleriyle (helak mı edeceksin?.) halbuki, biz tedbirden ve görüşümüzde bağımsız olmaktan mahrum bulunuyorduk. İşte böyle bir mazeret ileri sürülmesine meydan vermemek için onlar vaktiyle kendi nefisleri üzerine öyle şahit tutulmuşlardı.


Kaynak: https://www.tebyin.com/index.php?topic=1921.0

  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Gülşah

Allah razı olsun selam ve dua ile...
  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Nezahat Kavlak

  • Üniversite: Hiçbiri

Nurcan

  • Üniversite: Hiçbiri

Fidan Eser

Allah razı olsun teşekkürler
  • Üniversite: Kocaeli İlahiyat Fakültesi

Aslı Buyuk

Allah'a Hamd olsun ve Kuran'ın yolundan ayırmasın
  • Üniversite: Hiçbiri

Yukarı git