Bir Nefes Sosyolog Resmi İnstagram Sayfası : @birnefessosyolog / Davetlisiniz...

Linkleri Görebilmeniz İçin Lütfen Giriş Yap  veya Kayıt Ol

Sistematik Kelam 2. Ünite ( Farklı Özet)

Başlatan Lütfiye Demiral, 14 Kasım 2019, 20:23:47

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Aşağı git

Lütfiye Demiral

KELÂM'DA VARLIK VE BİLGİ
A- Kelam'da Varlık
Ebû Hafs Necmeddîn Ömer en- Nesefî (ö. 537/1142) el-Akâid'ine "Hakâiku'l-eşyâ sâbitetün / حقائق الأش یاء ثابتة
" yani "eşyânın hakâiki sabittir/varlıkların gerçekliği vardır" ibaresi ile başlar.
Bu şu anlama gelir: Eşyânın yani şeylerin, yani var olan herşeyin hakâiki, yani
gerçekliği sâbittir, yani bir hayal ve vehimden ibaret değildir. Bu yüzden de onlardan
elde edilen bilginin de bir gerçekliği vardır. Bu ifade aslında bilginin, bilim yapabilmenin,
hatta dinin ortaya koyduğu görüş ve inançların temelini teşkil eder.
1. Varlıkla Alakalı Temel Kavramlar
Vücûd-Adem / Mevcûd-Ma'dûm
Mevcûd zihin dışında dış dünyada (hâricde) tahakkuk eden, gerçekliği olan,
hakkında 'vardır' hükmünü kullandığımız şeydir.
Zihnimizin dışında dış dünyadagerçekliği bulunmayan şeye ma'dûm denilir.
Tanımda kullanılan "şey" kelimesinin ma'dûm için gerçekten kullanılıp kullanılmayacağı, yani ma'dûma şey denilip denilmeyeceği tartışılmıştır.
Mu'tezile'ye göre, "şey" denilmesi için ma'lûm yani bilinebilmesi, kendisi hakkında haber verilebilmesi yeterlidir. Buna göre gerek mevcûd, gerekse de ma'dûm, ma'lûm kapsamında olduğu için ma'dûma şey denilebilir.
Ehl-i Sünnet'e göre ise ancak mevcuda "şey" denilebilir, dolayısıyla hariçte sâbit olmayana, yani ma'dûma şey denilemez. Bu bakımdan var olması itibariyle Allah hakkında da şey denilebilir.
Bazı ma'dûmların ademleri yani yoklukları süreklidir ve mutlak olarak yokluk
özelliği taşırlar.
Varlık ve Mahiyet
Mahiyet, bir varlığın doğasını, onu daha ayrıntılı tanımayı sağlayan hususları ifade
eder.
Kelâmcılar varlık ve mâhiyetin birbirinden farklı olduğunu, mâhiyetin varlıktan önce olduğunu söylemişlerdir.
Filozoflar ise zorunlu varlık olan Allah'ın mâhiyet ve varlığının aynı; Allah
dışındaki varlıkların, yani âlemin mâhiyet ve varlığının ise ayrı olduğunu savunurlar.
Ancak Allah'ın da bir mahiyeti olup olmadığı ve bunun vücûddan farklı olup olmadığı
kelamcılar arasında tartışılmıştır.
Mütekaddimûn kelamcıları , Allah'ın sıfatlarını kastederek Allah'ın mahiyetinden bahsedilebileceğini
söylemişlerdir.
Müteahhirûn kelamcıları ise mahiyetin bir varlığın cinsini tayin etmek
üzere sorulması ve cinsin de fasıllardan oluşması, dolayısıyla Allah'ın fasıllara ayrılan bir
cinsinin kabulünün imkansız olması hasebiyle felsefik veya mantıksal kullanımını esas
alarak Allah'ın mahiyetinden bahsedilemeyeceğini söylemişlerdir.
Âlem, Cevher ve Araz
Alem, Allah'ın varlığının emaresi ve alameti olduğu için Allah dışındaki tüm varlığa, yani kainata ad olarak kullanılmıştır.
Bir kelamcının en önemli temel öğretilerinden biri âlemin hudûsu yani "sonradan
olmaklığı" ve Fâil-i muhtâr Allah'ın iradesiyle varlığa çıkarılmasıdır.
Cevher, kadîm olsun, hâdis olsun kendi başına bulunabilen varlık; değişmeyen, öz varlık anlamına gelir.
Araz ise cevher ve cismin varlığıyla var olan, bunlar olmaksızın varlığa çıkamayan nitelik demektir.
Araz cevherin aksine varlığı için bir başka şeye yani cevhere ihtiyaç duyar. Araz cevherde ortaya çıkar ve daimi olmayan şeydir. Bütün maddi cevherler mahiyet itibariyle birbirinin aynı olduğu halde farklı niteliklere yani arazlara sahiptirler. İşte aynı mahiyetlerden farklı varlıkların meydana gelmesini sağlayan şey arazlardır. Arazlara bu özelliği veren Allah'tır.
Fail ve İllet
Allah âlemi var edendir ve bu var edişi O'nun âlemin
varlığını irade etmesi ile gerçekleşmiştir. Yani filozofların kabul ettiği şekliyle âlem
Allah'tan zorunlu olarak sudur etmiş değildir. Filozoflara göre Allah, âlemin illeti; âlem
de Allah'ın ma'lûlüdür.
2. Varlık Çeşitleri
Zorunlu/Kadîm Varlık
Kelâmcıları "Vâcib li-zâtihi" veya "Vâcibü'l-vücûd" şeklinde isimlendirdiği zorunlu
varlık, varlığı bizzat kendi zatından kaynaklanan, varlığı için kendisi dışında bir başka
varlığa ihtiyaç duymayan, zâtı ile varlığı arasında başkalık bulunmayan, yokluğu
düşünülemeyen varlık demektir, ki bu sadece Allah'tır. Başka hiçbir varlık bu özelliği
taşımaz.Eğer zorunlu varlığın yokluğu kabul etmeyişi zatından dolayı ise buna vâcib lizâtihî; başka birşeyden dolayı ise vâcib li-gayrihî denir. Allah'ın zâtı ilki için; sıfatları ise ikincisi için birer örnektir.
Mâturîdîlere göre Allah'ın tüm sıfatları zâtı ile kâimdir; Eş'arîlere göre ise sadece zâtî
sıfatları Allah'ın zâtı ile kâim, yani vâcib li-gayrihî; zâtî sıfatları dışında fiilî sıfatları ise
zâtı ile kâim olmayıp hâdis sıfatlardır.
Varlığı zorunlu olmak demek,
• Kendi varlığından önce yokluğun söz konusu olmaması (ademin zatına sebkat etmemesi veya adem ile mesbûk olmaması) demektir.
• Eğer bir varlığın zâtı ezelî, yani öncesiz ise onun sonrasız yani bâkî olması
da zorunludur. Vâcib varlık sonu olmayan, bitime ermeyen varlıktır.
• Varlığı kendinden zorunlu olan bir varlık mürekkeb yani parçalardan,
cisimlerden, şekillerden, araz ve niteliklerden meydana gelmemiştir.
Allah'ın vâcibü'l-vücûd oluşunu kelamcılar ile filozoflar farklı noktalardan
değerlendirirler. Kelamcılar, Allah'ın zorunlu varlık oluşunu zaman bakımından
değerlendirirler ve onun öncesiz, yani kadîm oluşunu vurgularlar. Onun dışındaki
herşey hâdis, yani sonradan olmadır ve hâdis olan her varlık var olmak için varlığı
zorunlu olan ve yokluğunun olduğu bir dönem düşünülemeyen kadîm bir muhdise
ihtiyaç duyar. Filozoflar ise Allah'ın zorunlu varlık oluşunu ontolojik (varlık bilimi) yönden ele alırlar. Onlara göre Allah'ın zorunlu varlığı bizzat kendi zatından
kaynaklanan bir zorunluluktur. Filozofların bu şekilde değerlendirmeleri varlığı zorunlu
olan, ancak bu zorunluluğu kendi zatından değil de varlığı bizzat kendi zatından gelen
bir başka zorunlu varlıktan alan kadîm âlem anlayışına kapı aralar.
Hâdis/Mümkin (Câiz/Olurlu) Varlık
Varlığı ve yokluğu zâtından kaynaklanmayan, zorunlu olmayan, varlığı ile yokluğu
eşit olan, yokluğu düşünülebilen ve imkânsız olmayan, var olmak için bir başka varlığa
muhtaç olan demektir.
Kelamcılar âlemin hâdis, yani sonradan olma özelliğine yani zamana vurgu yaparken, filozoflar ise onun mümkin, yani var olması da olmaması da geçerli (câiz) olan, varlığı Allah'ın varlığına bağlı olan ontolojik mahiyetine dikkatleri çekmiştir.
Muhâl/Mümteni (İmkansız) Varlık
Yokluğu zâtından kaynaklanan, zatının gereği olan, zihnimizin ve düşüncemizin
dışında, yani hâricte, varlığı düşünülemeyen varlıktır. Bazı şeyler zaruri muhaldir. Yani
muhal olduğunu anlamak için herhangi bir akıl yürütme ve istidlal yapmaya gerek
yoktur. İnsan akıl yürütmeden, bedihi olarak onun yokluğunu bilir ve kabul eder. Bunun
en tipik örneği, "iki zıd şeyin birarada bulunamamasıdır. (ictimâu'z-zıddeyn). Örneğin tek sayının aynı zamanda çift olması; üçgenin daire olması; bir şeyin hem var hem yok olması veya hem siyah hem de beyaz olması gibi. Bazı şeyler ise nazari muhaldir. Yani
bedihi olmayan, üzerinden düşünme (nazar) ve istidlalde bulunmadan sonra muhal
olduğuna karar verilebilmektedir. Örneğin "Allah'ın ortağı ve benzeri olmaması",
"teselsülün (sebeplerin kesintisiz devamlılığı) imkansız oluşu" gibi.
Kelâmda varlık/vücûd konusu özellikle Yunan felsefesi ile iştigalin bir neticesi olarak var olmuştur. Yunan filozoflarının kozmoloji görüşünü kendi prensipleri ışığında yeniden yorumlamış
ve temellendirmiştir.
B- Kelam'da Bilgi
Varlık konusunda işaret edildiği üzere varlığın gerçekten var olup olmadığını bilemeyeceğimizi söyleyen Sofistler bu yargının üzerinde bir başka yargı ilave ediyorlardı: Eğer varlığın varlığı kesin değilse varlıktan hareketle elde edilen bilgi de gerçek değildir veya varlığın bilgisi elde edilemez, edilse bile bir başkasına aktarılamaz.
Kelâmcılar Sofistleri üç gruba ayırarak görüşlerini şu şekilde verirler:
İnâdiyye: Verlığın gerçek olmadığını, kuru bir hayal ve vehimden ibaret olduğunu
söylerler.
İndiyye: Bunlar varlığın göreceli olduğunu söylerler. Bir kimsenin cevher kabul ettiği
bir başkasına göre araz; birinin kadîm kabul ettiği, diğerine göre hâdis olabilir.
Lâ Edriyye: Varlığın gerçekten var olup olmadığını bilemeyeceğimizi, bu hususta
şüphe içerisinde olduklarını, hatta şüphe duymalarından bile şüphe ettiklerini
belirtirler ve kesinlik ifade edecek bir bilginin bulunmadığını iddia ederler.
Bilgi kavramı Arapça'da iki kelime ile karşılanır: ilim ve ma'rifet. Kelamcılar bu iki
kelimeyi eş anlamlı görür ve bilgi anlamında kullanır. İlim daha çok objektif bilgiyi; marifet ise sübjektif, kişiye özel bilgiyi ifade edecek şekilde kullanılmıştır.
Kur'an-ı Kerîm'de yakîn, şuur, fıkh, hikmet, hidayet, basiret, müşahede, delil,
burhan, ihsas gibi insanın bilişsel tarafını gösteren pek çok kavram müspet anlamda
kullanılmıştır.
Yine dinî sorumluluğun temelini teşkil eden ve Allah tarafından bahşedilen bir nimet olan akıl için kalb, fuâd, lübb gibi kavramlar da zikredilmiştir.
Diğer taraftan sağlam olmayan bilgiyi ifade eden şekk, zan, rayb, cehl gibi kavramlar ise menfi anlamda kullanılıp, insanın uzaklaşmasının gerekli olduğu durumlar olarak Sunulmuştur.
bilgiyi kısaca "bilen özne (süje) ile bilinebilen nesne (obje) arasında kurulan ilişki" şeklinde tanımlayabiliriz.
3. Bilginin Kaynakları
Kelâmcılara göre bilgi elde etmenin yolları üçtür: Sağlam beş duyu (havâss-ı selîmei
hamse), Sâdık haber ve Akıl.

Sağlam Beş Duyu (Havâss-ı Selîme-i Hamse)
Etrafımızdaki varlıkları algılamamızı sağlayan beş duyumuz vardır: 1. Görme
(basar); işitme (sem'); koklama (şemm); tatma (zevk); dokunma (lems). Kelamcılar bu toplanan verilerin değil de toplandıktan sonra akıl tarafından
işlendikten sonra oluşan hükümlere bilgi derler.

Selîme" yani sağlam duyu. Sağlam duyu ile elde edilen bilgi evrenseldir ve
genelgeçerdir. Duyuların sağlamlığında sıkıntısı olan birtakım kişiler yanlış bilgiler elde
edebileceklerdir ancak bu durum, duyuların bilgi kaynağı olmasını problemli hale
getirmez. Problem, duyulardaki selîmlik şartının bazı kişilerde geçici veya daimi
karşılanamamasından kaynaklanmaktadır. Örneğin renk körünün yeşili kırmızı olarak
görmesi daimi kusuru; grip veya nezle gibi sebeplerle burun tıkanıklığı sebebiyle tad
alınmaması veya ağızdaki tatsızlık sebebiyle tatlı bir şeyin dahi acı olarak algılanması
geçici kusurdur.
Duyularla elde edilen bilgiler zaruri bilgiler kapsamında olup insandan şüpheyi
kaldırır. Bunları inkâr mümkün değldir.

Doğru Haber (Haber-i Sâdık)
Kelamcılar haber konusunda bir yandan "duyu organları dışında
başka bir bilgi vasıtası yoktur" diyen Sümeniyye gibi gruplara karşı mücadele verirken
diğer yandan her türlü haberin bilgi üreteceğini savunanları reddederler. haber konusu duyu bilgisi ile elde edilen hükümlerin insandan insana aktarılması yoluyla ortaya çıkar. Dolayısıyla haber mevcut bir bilginin aktarılmasıyla başlar. Örneğin İstanbul'un fethini bizzat yaşayan kişiler için bu duyu ile tecrübe edilen bir bilgi meselesi iken onların olaya dair aktarımlarıyla bu fethe şahitlik yapmayanlar için bir haber haline gelmektedir.
Kelamcılara göre sâdık haber iki türlüdür: 1. Mütevâtir Haber, 2. Rasul'ün
haberi.
Mütevatir haber "yalan üzere birleşmeleri aklen imkansız sayıda kişiler tarafından
aktarılan haberdir." Mütevatir haber kaynağında duyu organları elde edilmiş olma ve akıl açısından imkansız olmama gibi hususları taşımak zorundadır. Mütevatir haberle oluşan bilgi zorunlu, kesin bilgiyi ifade eder.
mütevatir haberle kastedilenin hadis ilmindeki mütevatir
hadis olmadığı, onu da içine alan çok daha geniş bir alanı kapsadığı, dinî olsun
olmasın tevatür şartını taşıyan her türlü haberi ifade ettiği hususuna dikkat
edilmelidir.
Sâdık haberin ikinci türü mucize yoluyla desteklenen peygamberin (rasûl)
getirdiği haberdir. Peygamber tek kişi olmasına rağmen onun verdiği haber zaruri bilgi
oluşturur.
Akıl (nazar, istidlâl)
Akıl duyu ve haber yolu ile elde edilen verileri işler. Vacip,
mümkin ve muhali idrak eder, ayırdına varır. Akıl yoluyla hâsıl olan bilgilerin bazısı
bedîhî, yani derinlemesine düşünmeye ve çıkarımlarda bulunmaya gerek olmaksızın ilk
anda oluşan, doğuştan gelen, duyusal ve deneysel olmayan bilgidir. Örneğin bütünün
parçadan büyük olması, birin ikiden küçük olması, bir şahsın aynı anda iki yerde
bulunamayacağı gibi. Bu, zaruri bilgidir. Bazı bilgiler ise istidlâl ile yani bilinenden
hareketle bilinmeyen hakkında bir hükme varmak suretiyle elde edilir, yani bir kazanım,
emek söz konusudur. Bu da kesbî bilgidir. Örneğin dumanın görüldüğünde bunun bir
ateşten çıkmış olduğu bilgisine ulaşmak gibi.

Keşf ve ilhamın bilgi değeri
duyu, akıl ve haber ile elde edilmeyen, Allah'ın
dilediği kimsenin kalbinde vasıtasız bir şekilde doğurması anlamındaki keşf ve ilhamı
herkesi bağlayacak, zorunlu bilgi ifade edecek bir bilgi kaynağı olarak görmezler. Bu tür bir bilgiye maruz kalan kişiyi bağlayan, bir başkası için bağlayıcılık arzetmeyen bir mahiyette görebilirler.

Bilgi Türleri
Kadîm/İlahî Bilgi: kadîm/ilahî bilgi, yani Allah'ın bilgisidir.
• Hem ezeli ve hem de ebedi birden kapsayan bir bilgidir
• Bütün bilinenleri, geçmiş, şimdi ve geleceği tek bir bilgi ile ihata eder.
• Bilinenlerin değişmesi ile değişikliğe uğramaz.
• Duyularla, tecrübe ile veya düşünerek elde edilmez, bir vasıtası, aracı, organı
yoktur.
• Gerçekleşmesi zorunlu, gerçekleşmemesi imkânsız bir bilgidir.
• Sınırsızdır.
Filozoflar: "Allah'ın ancak küllîleri bildiğini, cüz'iyyâtı, yani âlemdeki olan
biten, insanların ve canlıların fiilleri vs gibi şeyleri bilmeyeceği"
Kelâmcılar: Kur'an'daki Allah'ın herşeyi bildiği, işittiği, gördüğü
gibi ifadelerine referansta bulunarak Kur'an'a aykırı bulmuş, hatta bu görüşleri
sebebiyle filozofları tekfir etmişlerdir.
Hâdis/Beşerî Bilgi
Bu bilgi, insanın bilgisidir ve kadîm/ilahî bilgi hakkında zikredilen özelliklere sahip
olmayan bilgidir.Kadim bilginin özelliklerinin tam tersidir.

Kaynak: https://www.tebyin.com/index.php?topic=153.0;prev_next=prev

  • Üniversite: Kocaeli Üniversitesi

Yukarı git